Kilise Tarihindeki Gelişmeler


Ardıllık ve Kilise Doğasının Gelişimi

Elbette ki İsa Mesih’in elçileri ilk dönem kilisede en saygın ve yetkili kişilerdi. Elçiler İsa mesih2i görmüş, O’nun mucizelerine tanıklık etmiş, O’ndan ders almış ya da O’na yakından hizmet etmiş kişilerdi. Onlar yaşamları boyunca müjdeyi yaymaya kendilerini adamış ve gittikleri bölgelerde kiliseler kurulmasına ön ayak olmuş seçilmişlerdir. Elçilerin hizmetleri sırasında tabi ki ilahiyata daha sonraki dönemler kadar ihtiyaç yoktu. Hristiyan ilahiyat, sonraki yüzyıllarda elçilerin ardıllarının, durum ve konjoktüre ve kilise ve dışındaki sorunlara bir yanıt bulma çabası ile başlamıştır. Tabi ki bu yorumlamalar sadece ilahiyatı kapsamıyor aynı zaman da elçilerin başlattıkları ananeleri, belki de kilise düzenlerini de içinde alıyordu.

Dini doğruların arayışı olarak tanımlanan ilahiyat, Hristiyan dünyasında ilk olarak Gnostik sapkınların kendilerini elçilerin ardıllarından yani kilisedeki piskoposlardan daha üstün ve doğru olarak görmelerinden ve dışardaki putperestlere o şeklide tanıtmalarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu sapkınlar müjdeden açıkça sapmış ve elçilerin ardıllarına karşı gelerek kargaşaya yol açmaktaydılar. Ardıllar olarak adlandırabileceğimiz o dönemki piskoposlar ilahiyatlarını sağlam bir temele oturtmak için kutsal yazılar olan mektupları, kitap tomarlarını ve belgeleri toplatıp hem korumaya aldılar hem yorumladılar. Verdikleri cevaplarda bu elçisel yazıları referans olarak kullandılar.

Elçisel ardıllıktan gelen piskoposlar kutsal yazılara ve kiliseye sahip çıkarak hem kiliseyi korumuş oldular hem de elçilerin gerçek varisleri olduklarını göstermiş oldular.

l. yüzyılda elçisel babalar, özellikle Elçi Yuhanna’nın yetiştirdiği Polycarp gibi adamlar, elçiler hakkında, onların kiliseyi nasıl yönettikleri ve öğretileri hakkında en yetkili kişiler olarak görülüyorlardı. Irenaeus’da Polikarp tarafından yetiştirilmişti. Polycarp öğrencilerine elçilerin geleneklerini aktardı. Dördüncü yüzyılda fikir birliğine varılıp Yeni Antlaşma kanonu Hristiyanlar tarafından belirlenene kadar, ardılların yetkisi ve sözlü gelenekleri bölünmeler ve sapkın öğretilerle uğraşan Hristiyanlar için yetkili temel kaynak ve belirleyici olmuştur. Polykarp ve diğer elçisel babalar bu ilahiyatın başladığı dönemde, kendilerini elçilerin ardılları olarak görüyor ve bu yetkiyle fikirler ileri sürüyorlardı. Bu da temel öğretilerde sapmalara yol açmıştır. Ancak ne olursa olsun Gnosisçilere karşı, Tanrı’nın İsa Mesih’te beden almasını cesurca savundukları ve kiliseyi sapkın öğretilere karşı korudukları ve bir geçiş dönemi sağladıkları için elçisel babalara hayran olunmalı ve övülmeliler.

Burada Romalı Clemens’e ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Roma Piskoposu olan Clemens; ilk yüzyıl sonlarında Roma’da kurulmuş olan ev kiliselerini gözetiyordu. 1. Clemens olarak kaydedilmiş olan Clemens’in Korint’e yazdığı mektubu oradaki kiliselerde oluşan bölünmelere ve otoriteye karşı gelmelere karşı yazılmıştı. Pavlus’un, tek Ruh ve Mesih’te gerçekleşen tek vaftizmde birleşme   yönlendirmesine karşılık Clemens Piskopos’a itaat üzerine duruyordu. Burada bir nevi Clemens yetkiyi kutsal yazılardan alıp piskoposlara vermiş oluyordu. Böyle bir mektup yazmakla, Clemens Roma Piskoposu olmasının bir ayrıcalık, bir yetki üstünlüğü olduğunu, Petrus ve Pavlus’tan gelen ardıllığın göstergesi olarak diğer bölge piskoposlarına yön verme makamını kendisinde görüyordu. Clemens kilisede elçisel ardıllığın öne çıkmasında kilit önem taşımaktadır. İgnatius ve bazı diğer elçisel babalarda benzer çözümler öne sürmüşlerdir.

Clemens Korint kilisesinde başkaldıranların saygı ve onur duygularına seslenerek mektubunda şöyle yazar: “Önderlerimize saygı gösterelim, ihtiyarlarımızı onurlandıralım. Tanrı korkusuna yönlendiren bir öğretişle gençlerimizi eğitelim”. Clemens bölünmecileri piskoposlarına itaatsizliklerinden ve diğer bazı önderleri azarlamıştır. Clemens, mektubunun sonunda, Hristiyan liderlik ve Mesih öğrenciliği ile önemli bir ilkeyi belirler: “pek çok örnekleri incelemiş olarak, boynumuzu eğmek ve itaati tutum olarak benimsemek, ruhlarımızın önderlerini dinlemek bizim için doğru bir davranış olacaktır. Böylece, bütün suçlamalardan uzak bu gereksiz bölünmeyi durdurarak önümüze konmuş gerçek amaca ulaşabiliriz”.

Olson kitabında şöyle bir soru sorar: “Kendisi sadece Roma’nın piskoposu olduğu halde, Clemens neden Korint’teki Hıristiyanlara bu derece buyurucu bir tavırla yazdı?” Olson’un buna verdiği yanıt ise şöyledir: “Elçisel ardıllık fikrinden kaynaklanan özel bir sorumluluk ve yetki bilincine sahip olduğu görülmektedir”. Pavlus ve Petrus birkaç yıl önce Roma’da şehit edilmişlerdi. İşte Clemens o Roma’da şimdi piskopostu. Ve elbette Korint’teki kargaşa için bir şeyle yapması gerektiğini düşünmüş olmalıydı. Daha sonraki yıllarda oluşan Roma Katolik kilisesi ve papalık makamı Clemens’in bu mektubu ve yetkisinin hala kendilerinde elçisel ardıllık olarak devam ettiğini öne sürmektedirler.

Buraya kadar olan bölümde kilisede ardıllık ile beraber kilisenin doğasının nasıl geliştiğini ve daha kurumsal bir yapıya doğru ilerlediğini gördük. Bu noktada elçisel babalardan İgnatius kilise toplumunun organize olması hakkında birçok fikir ortaya atmıştır. İlk evrensel kilise manasında “katolik” kelimesini o kullanmıştır. Piskoposlara itaati rabbin kendisine itaat gibi göstererek bir nevi “monarşik piskoposluğu” başlatmış olabilir. Ancak ayrılmalar ve kilisede sahte doktrinler tehlikesinden rahatsız olan İgnatius piskoposluğu merkez alan bir Hristiyan birliği sağlamak için çağrıda bulundu. Bu yol onun için bulunduğu koşullarda en doğru yoldu. “Piskopos” ve “ihtiyar” konumları arasında bir ayrım yaptı ve hizmette, piskopos (gözetmen), ihtiyar ve diyakon (görevli) olmak üzere üç düzey oluştu. Gözetmenin durumunu Tanrı’nın yeriyle, ihtiyarlarınkini elçiler konseyi ve görevlilerinkini İsa Mesih’in hizmet etme rolüyle eş tuttu.

Hizmetin bu üç yönlü kalıbı üçüncü yüzyıldan önce evrenselleşti. Piskopos Hristiyan toplumu üzerinde sözleri tartışılamaz lider konumuna geldi. Bu ayrım piskoposun gücünün artmasına yol açtıysada İgnatius Roma piskoposuna asla ayrıcalıklı bir statü vermedi. Roma piskoposunun diğer yerel piskoposlardan farkı yoktu.

Bu noktada Üçüncü yüzyılda yaşamış Kartacalı Cyprianus büyük ve parlak bir ilahiyatçı olmamasına rağmen Hıristiyanlığın örgütlenerek gelişiminde oldukça önemli bir rol oynamıştır. Cyprianus yaşamı, çalışma ve yazılarıyla Hristiyanlığın çok önemli bir dönüm noktasına damga vurmuştur. Eşsiz önderliği ile, zulümler döneminde zulümlerden kaçmayarak, tüm ayrılış, hizipleşme ve kilise içindeki parçalanmalara karşı dim dik durarak, Katolik ve Ortodoks kilisenin en az bin yıl kendilerine örnek alacakları Hristiyan tarihinin önemli bir lideri olmuştur. Cyprianus’un Büyük Kilisede piskoposlar için belirlediği kimlik görevin her piskopos için her kilisede aynı olmasıdır. Bu görev tanımı Katolik ve Ortodoks kiliselerindeki “kilise biliminin” tam merkezine oturmuştur. Yani; Cyprianus’un piskoposluk hakkındaki düzenlemeleri, Katolik ve Ortodoks kiliselerinde ruhban sınıfının hiyerarşik oluşumunda izlenecek yolu ortaya koydu.

Cyprianus’un ortaya koyduğu kilise anlayışı, bir piskoposun etrafında oluşan kilise topluluğuydu, merkezde piskoposlar ve piskoposluk vardır. Bu kilisenin kurumlaşmasının çekirdeğini oluşturuyordu. Tabi ki burada piskoposun elçisel ardıllıktan geliyor olması ve atanmış olması gerekmektedir. Böyle bir piskoposun önderliği olmadan tapınan, öğreten bir Hristiyan hizipçi olarak kabul edilecektir. Bu gibi hizipçiler mutlaka takip edilmeli ve kilise onlara karşı yetkisini kullanmalıdır. Cyprianus’un meşhur sözünü burada hatırlatmakta fayda var: “Anne gibi kilise olmadan Baba Tanrı’ya sahip olamayız”; “Kilisenin dışında kurtuluş yoktur!”

Cyprianus’un ilahiyat tarihine geçmesinin sebeplerinden biri de; yenilikçi bir bakış ile “kilise bilimi” ile “kurtuluş bilimini” birleştirmesidir.  “Gözetmen” demek olan “Piskopos” diye kullanılan kelimenin aslı “Episkopos” terimidir. İkinci ve üçüncü yüzyıl Roma İmparatorluğunda, piskoposlar, Hristiyan topluluklarında ve yaşamlarında çok önemliydiler. Timoteos gibi ilk piskoposlar elçiler yada topluluğun kendileri tarafından atanmışlardır. Vazifeleri kilise çobanı ve ruhsal lider olmaktı. Ancak ikinci yüzyıl boyunca bu makam yerel kiliseden çıkıp daha bölgesel bir makam olmaya başladı. “Piskoposluk bölgesi” kavramı Roma sistemindeki “yerel yönetim bölgeleri” ile eşleştirilmeye başlanıldı. Korint ve benzeri anlaşmazlıkların yaşandığı kiliselere Clemens ve İgnatius gibi saygı gören önderler mektuplar yazarak, piskoposlara saygı duyulması gerektiğini ön plana çıkararak karışıklıkları gidermeye çalıştılar. Bu şekilde, bir nevi Roma’daki yönetsel hiyerarşi kiliseye de yansımış oldu.

Üçüncü yüzyılda hristiyanlık geliştikçe tabi birçokları piskopos olmak istiyordu. Bunları kim ve nasıl atayacaktı? Ya da bazı piskoposlar sapkınlığa düşerse ne olacaktı? Piskopos gücünü kötüye kullanırsa onu kim durduracaktı? Birçok Hıristiyan önderin ve topluluğun kendi bildiğini okumaya başlamasıyla, durum sıkıntıya girdi ve bu noktada köklü bir çözüm gerekti. Cyprianus’un, bölünmeleri önlemek için giriştiği çabasında bulmuş olduğu formul, Hristiyan topluluğu piskoposun etrafında birleştirmek ve piskoposa mutlak saygıyı ve itaati sağlayarak kilisede düzeni oluştrmaktı. Bu şekide “Katolik kilise bilimi” doğdu. Doğuda Ortodokslarda aynı kilise bilimini kabul ederek aldılar. Bu kilisenin kurumsallaşmasında en büyük tarihsel adım sayılabilir. Cyprianus yerleştirmiş olduğu bu kilise bilimi Protestan reformuna kadar geçerli kalmıştır. Kilise tarihçisi Hans von Campenhausen Cyprianus’un etkilerini şu şekilde ifade etmiştir: “Cyprianus’la beraber, kilise makamlarında, Romalı yöneticilerle karşılaştırılma kaygısı yaşamadan, tıpkı imparatorluktaki valiler ve genel valiler gibi, hükümdar edasıyla görev yapan “merkezi” piskoposlar devri başlamış oldu”

Kilisenin ilerleyen tarihinde, Batı kilisesinde Büyük Gregorius (l. Gregorius) papalığı döneminde göstermiş olduğu yönetim, hazırladığı kilise kanonları, yazdığı eserler ve ilahiyatıyla Katolik geleneğine çok büyük katkı ve etkide bulunmuş, farkında olmadan Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasını körüklemiştir. Burada Gregorius’un kilise içinde yaptığı reformlarla kilisenin kurumsallaşmasına ve manastır hayatıyla kilise hayatının yeni düzenlemelerle şekillenmesine öncülük etmiştir. Papa l. Gregorius Roma piskoposu olduğu dönemde yazmış olduğu “The Book of Pastoral Rule” (Çobanların Kural Kitabı) batı piskoposları için bir yönetmelik kitabı hükmündedir. Batı kilisesi için yaptıkları ve etkisi saymakla bitmez.

Rabbin Sofrası ve Vaftiz

Kilise tarihinin gelişimine baktığımızda Kutsal Kitap’ta gördüğümüz ve Rabbin bize bıraktığı iki rituel olan Rabbin Sofrası ve Vaftizm’in yorumlanmasında ve kilisedeki uygulanma şekil ve zamanlarında değişiklikler göstermiş olduğunu görüyoruz.

Rabbin sofrası daha ilk yüzyıllarda inanmayanlar tarafından yanlış anlaşılmış dinsel törenlerden biriydi. Hıristiyanların çocukları pişirip yediklerine dair kanlı bir dinsel tören olduğu iddia ediliyordu. Hristiyanların “kurbanları” üzerine uydurulmuş bu iddia, Romalılar arasında çok yaygın söylentiydi. Buna sebep olan, aslında çok masum ama gizli yapılan Rab’bin Sofrası töreniydi.

Metinsel Elçisel Babalardan biri olan Didache vaftizm ve Rabbin Sofrası ile ilgili çok zengin içeriğe sahiptir.

Diğer bir elçisel baba olan İgnatius, ilahiyatsal bir terim olan “ökarist” kelimesini Rabbin sofrası için ilk defa o kullanmıştır. Ökarist, İgnatius’a göre, kurtuluş sürecinde önemli bir yer oluşturuyordu. Kişinin kurtuluşa ermesi, İsa Mesih ile sonsuza ile sonsuza dek yaşayabilmesi için “ölümsüzlüğün ilacı” olan ekmek bölme törenine katılması gerekiyordu. İgnatius’un Rabbin sofrasını anlayışı çok literal ve derindir. Kişinin lütuf yoluyla dönüşümü için bu sofraya katılması şarttı. İgnatius’a göre kişi ökariste katılmakla direk olarak Tanrı’da olan ölümsüzlükten pay alabilir, günah ile insanlığa girmiş olan ölümü ancak bu şekilde yenebilirdi. Daha sonraki yüzyıllarda Katolik ve Ortodoks doktirinleri İgnatius’a göre şekillendi. Bu aslında “theosis” denilen tanrısallaşma ya da kutsallaşma kavramına kapı açıyordu. Hristiyanlar bu kutsal ayinler yolu ile tanrısal özden pay alarak sıradan insandan daha üstün bir varlığa dönüşüyorlardı. Böyle bir inanış için tabi ki Kutsal Kitap’tan bazı ayetleri referans almış ve bu şekilde yorumlamış olmalılar.  Theosis’in açıklaması şu şekildedir: kurtuluş insanın sınırlı oranda da olsa tanrısal öze veya özyapıya katılmasıdır. Buna dayanak olacak ayetlerden biri 2. Petrus 1:4 “O’nun yüceliği ve erdemi sayesinde bize çok büyük ve değerli vaatler verilmiştir. Öyle ki, dünyada kötü arzuların yol açtığı yozlaşmadan kurtulmuş olarak, bu vaatler aracılığıyla Tanrısal özyapıya ortak olasınız” ayetidir. İgnatius’un bu yorumu “sakrementalizm”in başlangıcı sayılabilir. Buradaki tehlike sanki rituelin kendisinde bir kurtarıcılık varmış gibi olması ya da öyle algılanması tehlikesidir.

Üçüncü yüzyılda Mesihsel ortodoks (doğru öğretiş) ve katolik (evrensel) kilise daha kabul görmeye ve bu şekilde sapkınlarla mücadele daha kolaylaşmaya başlamıştı. Tabi ki sapkınlarla mücadele asla durmadı. Bebek vaftizmi ve ekmek bölme gibi ayinler kurtuluş için temel öğeler olmaya devam etti. Aykırı sesler çıksa da bu kilise yapısı içerisinde yerleşmekteydi. Günden güne kilise ve yapısı, ayrıca ilahiyata bakışı git gide resmileşiyor ve tek düze bir hal alıyordu.

Cyprianus döneminde ise piskopos merkezli kilise anlayışı çok önem kazanmıştı. Cyprianus piskoposları ve yetkilerini “kurtuluş eylemlerinde” de merkeze oturtmuştu. Rabbin sofrası, vaftizm, bağışlanma ve kiliseye geri dönüş gibi kurtuluş eylemlerini içeren tüm törenleri ancak yetkili piskopos yapabilir, onun haricinde kimse yapamazdı. Buna göre piskopostan başkası vaftiz yapamaz ya da rabbin sofrasını paylaşamazdı. Bu kilisenin tamamen kurumsallaşması, bireylerin Rabbin bedeninden ziyade bir kuruma bağlı olmaları gerektiği anlamına gelmekteydi.

Bu kurumsallaşmaya geçiş yani ruhbanlık düzenine girilmesi beraberinde din adamı statüsü dışındakilerin kilise içerisindeki rollerini git gide azalmasını getiriyordu. Aslında üçüncü yüzyılın başında sıradan imanlılar da vaftiz edebiliyor, Rabbin sofrası töreni dahil tüm tapınmayı yönetebiliyordu. Zulüm dönemlerinde eziyet görmüş Hristiyanların günahları bağışlamaları diğer imanlılar tarafından genel kabul gören bir şeydi. Ruhbanlaşma döneminde bütün bunlar değişmeye başladı.

Zulüm yıllarında kiliseyi terkedip daha sonra barış yıllarında kiliseye geri dönenlerin kiliseye kabul edilmelerine tepki olarak çıkan Donatusçuluk o dönemdeki Rabbin sofrası ve vaftizmi anlamakta önemlidir. Donatusçular daha önce sapmış piskoposların yaptığı vaftizlerinin artık geçerli olmayacağı ve b kişilerin tekrar vaftiz olmaları gerektiği konusunda diretmiş ve kiliseden ayrılmışlar, kendi kiliselerini kurmuşlardır.

Bu gruba ve bunun gibi sebeplerden kiliseden ayrılanlara karşı Augustinus bu konuya yöneldi ve kutsal törelerin içeriği ve yapısı üzerine yoğunlaştı. Sonunda Büyük Kilise’nin kabul edip bağlandığı kutsal törenler yorumunu yaptı. Augustinus’un geliştirdiği ilahiyatına göre; vaftizm, Rabbin Sofrası gibi kutsal törenler “ex opere operato” terimiyle ifade ettiği Mesihsel lütfu taşımaktadır. “Ex opere operato” “eylemin kendi erdemi sayesinde” manasına gelir. Dolayısıyla, kutsal törenin kutsallığı, geçerliliği ve gücü Mesih’ten gelen kutsallığa dayanmaktır. Böylece bunu yöneten papaz ya da görevli sadece Mesihsel lütfun bir aracıdır. Papazın doğruluğu ya da günahlılığı törenin kendisini etkilemez. Augustinus bu çıkarıma Mesih’i odak noktası olarak aldığı için ulaşmıştır. Mesih’in kendisi günahsız olan Başkahinimizdir. Törenlere kutsallığı veren kendisidir, bu yetkiye sadece O sahiptir. Tören Mesih’e ait törendir. Augustinus şöyle bir örnek vermiştir: “lağımdan geçerek parlayan güneş ışığının bozulması gibi, törenin kutsallığı da saygıya layık olmayan papazlar tarafından ancak o kadar bozulabilir”. Bu teolojiye göre elçisel ardıllıktan gelen piskopos ve papazlar atandıkları müddetçe kutsal törenleri yönetebilir, lütfun paydaşlığını sağlayarak, hayatları değiştirmeye devam edebilirler. Augustinus’un bu yorumu Büyük Kilisenin günümüze kadar uzanan ilahiyatı olmuştur.

Kaynakça: Olson, The History of the Christian Teology