Ne Mutlu Barışı Sağlayanlara Çünkü Onlara


Bugünlerin en dikkat çekici ve endişe ile beklenen konusu Suriye ile ilgili alınan ve alınacak kararlardır. Hepinizin bildiği gibi T.C. Hükümeti tezkereyi meclisten geçirdi. Bu yüzden herkesin zihninde farklı bir endişe ile “Acaba savaşa girecek miyiz?” soruları akıllara geldi. Bu sadece bizimle sınırlı kalan bir endişe de değil, tüm dünyada var olan bir endişedir: “ Acaba yeni bir savaş çıkacak mı?”

Tüm bu olayların ve durumların içinde beni düşündüren şey “Acaba barışı sağlamak çok mu zordur?” sorusu oldu. Barış’ın hayatlarımızda ne gibi bir önemi vardır? Günümüzde barışçıl bir hayat tarzını benimsemek mantıklı mıdır? Televizyonlar, Radyo kanalları, websiteleri ya da benimsediğimiz inançlar, bu konular hakkında bizlerin dünya görüşünü nasıl şekillendirmektedirler.
Basit bir örnekle, ailemiz içinde, kardeşler arasında, mahallelerimizde komşularımızla olan ilişkilerimizde barışçıl bir üslubumuz mu vardır yoksa durumlar karşısında agresif bir yapıya mı sahibiz?

Kardeşlerimiz ile barışçıl bir hayat sürmeden, çevremizle barış içerisinde olamayız. Daha önemlisi kendimiz ile barışmadan, çevremizdekiler ile barışık bir yaşam sürdüremeyiz. Bazılarına göre barışı sağlamak zordur ve aslında savaşmak daha kestirme yoldan barışı sağlamak gibidir. Bu büyük bir yanılgıdır. Hayatta pratik ettiklerimizde basitçe şunu görebiliriz: “Hızlıca yapmaya çalıştığımız şeyler hızlıca tükenmektedirler”. Sürekli olarak kestirme yollar ve geçici çözümler ararız ama uzun vadeli düşünmeyiz. Öğlen arasında hızlıca atıştırayım ki hemen iş başı yapabileyim diye düşünüp “Fast Food’çu” oluruz ama uzun vadede onun getirdiği zararları düşünmeyiz. Hatta bu çözümlerin yarardan çok zararlı olduğunun farkına varmayız
İnsanoğlu olarak biz ilişkisel varlıklarız. Çevremiz ile sürekli etkileşim ve iletişim halindeyiz. Aslında bugünkü sosyal paylaşım siteleri bunun en büyük göstergesidir. İnsanoğlu sürekli olarak çevresi ile etkileşim içerisinde olmak, düşüncelerini paylaşmak, başkalarını değerlendirmek, onları takip etmek gibi ilişki içeren davranışları sergileme ihtiyacı hisseder. Fakat Bu ilişki zincirlemesi içerisinde eğer çevremiz ile doğru bir ilişkimiz yoksa yani ilişkilerimiz çabuk ve yanlış tüketen Fast Food’çu kültürün bir parçası olmuş ise, işte o zaman “Barış’ı” sağlamak gerçekten zor olacaktır. Çünkübarış ve esenlik, çevresel koşullar içerisinde doğru ve olumlu bir ilişki gerektirir. Örneğin, benim, ailem ile olan ilişkim doğru ve iyi ise, o zaman aile içerisinde kendi açımdan barış ve esenlik ortamı sağlanmış demektir.
Bundan yaklaşık iki bin yıl önce bir Kutsal Yasa Uzmanı yani Tevrat ve Zebur’u çok iyi bilen bir Alim ile İsa Mesih arasında şöyle bir diyalog geçti:
Ferisiler, İsa’nın Sadukiler’i susturduğunu duyunca bir araya toplandılar. Onlardan biri, bir Kutsal Yasa uzmanı, İsa’yı denemek amacıyla O’na şunu sordu:
“Öğretmenim, Kutsal Yasa’da en önemli buyruk hangisidir?”
İsa ona şu karşılığı verdi: “‘Tanrın Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla seveceksin.’ İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: ‘Komşunu kendin gibi seveceksin.’ Kutsal Yasa’nın tümü ve peygamberlerin sözleri bu iki buyruğa dayanır.” (Matta 22:35-40)
İsa’nın bu cevabı karşısında Kutsal Yasa Uzmanı acaba nasıl düşündü ve yüzü nasıl bir şekil aldı? Düşünsenize! Tevrat’ı Zebur’u ve tüm külliyatı yalayıp yutmuş bir Alim’den bahsediyoruz. Herhalde daha karmaşık bir cevap bekliyordu. Fakat İsa çok önemli bir noktaya dikkat çekti:”İlişkiler”. Kutsal Kitap’ın –Tanrı Kelamı’nın- amaçlarından birisi bizim, Tanrı ve çevremideki kişiler ile olan ilişki durumumuzu göstermektir. Eğer bir kişi hem Tanrı ile – Tanrı Kelamı diyor ki Tanrı’nı sev! – hem de çevresi ile –yani komşunu sev!- doğru bir ilişkiye sahip ise o zaman gerçek bir barışa sahip olmuş olacaktır. Fakat ilişkilerimizde sorunlar varsa, ilişkimiz bozuk ise o zaman “Barış” giderek gözümüzde imkansızlaşacak ve bir zaman sonra zihnimizden silinecektir.
O zaman şu soruyu kendimize sormamız gerekir: “Tanrı ve çevremiz ile doğru bir ilişkiye sahip miyiz? Maalesef bu noktada Kutsal Kitap bize acı bir gerçeği hatırlatır. Büyük büyük büyük büyük… babamız Adem, Tanrı’nın yeme dediği ağacın meyvesinden yemekle bu ilişkiyi bozmuştur. Adem ile Havva başlangıçta Tanrı ile beraberler iken, onun huzurunda onun ile beraber yürürlerken (Bu anlatım mecazidir), meyveyi yemekle yani Tanrısı Rabbe itaatsizlik etmekle, Aden Bahçesinden (İslamiyete göre Cennet’ten) kovulmuştur. O günden itibaren Tanrı’ya yabancılaşmaya başladık. İtaatsizliğin ve onun getirmiş olduğu bozuk ilişkinin sonucunda bu ilişkinin tekrar onarılması lazımdı. Bu yüzden bu ilişkiyi onaracak birisine ihtiyaç vardı. İşte bundan yaklaşık iki bin yıl önce Oğul -Mesih İsa- insan bedeni alarak ve itaatsizliğin bedelini çarmıhta yüklenerek kendisine iman eden herkes için bu ilişkiyi onarmıştır.
Matta 5. bölümde Mesih İsa “Ne mutlu barışı sağlayanlara çünkü onlara Tanrı Oğulları denecektir” demiştir. Eğer Tanrı ile doğru bir ilişkiye sahip olmaya başlarsak onun gerçek halkı olmaya başlarız. Ne mutlu bizlere ki Tanrı kendi Oğlu aracılığı ile bizim için bir kapı açarak bizleri tekrar kendisiyle barıştırmaya razı olmuş ve bozuk olan ilişkiyi onarmıştır. Eğer onunla tekrar doğru bir ilişkiye sahip olursanız yani gönderdiği Oğlu Mesih İsa’yı Rabbiniz ve kurtarıcınız olarak kabul ederseniz, o zaman onun çocukları olursunuz.

Fakat acaba “Siz” onun halkı, onun çocukları olmak istiyor musunuz? Onun sağladığı kurtuluşu alçakgönüllü bir şekilde kabul ediyormusunuz? Acaba “Gerçek Barış’ı” sağlamak istiyor musunuz? Bu soruların cevapları sizde mevcut!
Tanrı’nın ebedi esenliği ve barışı sizinle olsun!