Dinin Ötesinde

Giriş:

Diyalogumuzun başlangıcını oluşturan bu ilk kitapçık aracılığıyla sizleri birisiyle tanıştırmak istiyoruz. Göreceksiniz, bir süre sonra bu kişiyle aranızda, kendiliğinden içtenlik dolu bir ilişki başlayacak. Bu ilişkinin bugüne dek cevaplayamadığımız sorulara cevaplar getirerek yaşantınıza anlam da kazandıracağını düşünüyoruz.

Cevaplanacak soruların yaşantımıza anlam kazandıracağından söz ediyoruz. Çünkü buna gerçekten ihtiyacımız var. Çağımızda baş döndürücü değişiklikler her gün biraz daha geleneklerimizi, göreneklerimizi ve inançlarımızı çökertiyor. Bilimdeki gelişmeler ise, var olan bilgilerimizi her an değiştiriyor. Bütün bunlara karşın, değil sorularımıza cevap almak, daha bulunduğumuz yeri saptayacak sağlam bir nokta bulamadan her şey anlamsızlığın derin boşluğunda kayboluveriyor. Bu durum yaşantımızı anlamsız olayların ard arda sıralandığı bir rastlantılar zincirine çevirmiyor mu? Üstelik iş-aile- eğlence üçgeni arasına hapsedilen günlük yaşam savaşımızın yoğunluğu, kendimiz için yapabileceğimiz en ufak araştırmaya bile engel oluyor. Gerçi günümüzde çağdaş yaşam diye adlandırılan böylesine yoğun yaşamın iyi bir tarafı da var: çoğu zaman kapalı bir üçgene karşılık pratikte yukarıda söz ettiğimiz üçgenden öte genişlik sağla- mayan bu hayatımızdan memnun, yaşayıp gidiyoruz. Ta ki, o derin boşluk duygusu, o başkalarının önünde rol yaptığımız hissi, amaçsızlık ve kocaman bir anlamsızlık yeni bir soruyla tekrar içimizi kaplayıncaya dek sürüp gidiyor. Evet, bu duygulara neden kapılıyoruz? Yoksa yaşam gerçekten mi anlamsız?

İnsanın içinde korku oluşturan bu soruya, bazıları hiç aldırmaz, ama herkesin bir gün mutlaka kendi kendine sorduğu başka sorular da vardır:

  1. Neden her yeni nesil, büyüklerinin kendilerine aktardıklarını eksik buluyor ve her şeyi yeni baştan araştırmaya başlıyor? Bu arayışların sonu hiç gelmeyecek mi?
  2. İnsanı hayvandan ayıran bir özellik var mı? Yoksa yeryüzündeki diğer canlılar gibi, geçici arzularımızı tatmin edip, sürünüp gidiyor muyuz?
  3. Acaba gerçekten yüce ve sonsuz bir varlık tarafından mı yaratıldık? Bizim varlığımız da sonsuz mu?
  4. Eğer Tanrı varsa, eğer Tanrı’da mükemmel sevgi ve kusursuz adalet varsa, neden yeryüzünde bu kadar kötülük ve adaletsizlik var?
  5. Örnek alınabilecek, dört dörtlük bir insan ve yaşam tarzı var mı?

Yaşamın anlamsızlığı ve yukarıdaki türden sorular aklımıza takıldığında, ister istemez din kavramıyla karşı karşıya kalıveririz. Çünkü din, kültürümüzün bir parçası olarak, çocukluğumuzdan beri yaşantımızın her anını işgal eder. Dinin ne olduğunu anlamadan ona inanmaya, kurallarını uygulamaya başlarız. Aklımıza takılan sorular, gerçek cevaplarını asla bulamadan, dini öğreti ve yaptırımlarla örtbas edilip kaybolup gider. Göksel saydığımız Musevilik, Hristiyanlık, İslam ve diğer dinler için de bu böyledir.

Bu nedenle ana konumuza geçmeden önce, İncil inancının “din” kavramıyla ifade edilmediğini ve kesinlikle de ifade edilemeyeceğini vurgulamak istiyoruz.

Bizce bütün dinlerden ve felsefelerden son derece farklı sorularımızın gerçek cevaplarını bulabileceğimiz bir alternatif var: İnsanı gerçek ve sonsuz yaşama kavuşturabilecek bir Kurtarıcı, ve O’nunla aramızdaki ilişki. Kalıplaşmış, yüzeysel kurallarla dıştan değişime uğratılmak yerine, içimizde oluşan ve sonra dışa vurulan bir değişim.

Kitapçığımızın ilerideki bölümlerinde açıklayacağımız gibi, bu Kurtarıcı’nın şimdiye kadar tüm kültürlerin ve dinlerin kendine mal ettiği, kendi çıkarlarına göre biçimlendirdiği din kavramları ve kurumlarıyla hiç ilgisi yoktur. Ruhu ve bedeni sonsuz olan, bize de kendisine benzer bir şekil vermek isteyen bu Varlık ile, yani yüce Tanrımız’la ilişki kurabilmek için insan bilincinden ve elinden çıkan bütün milli kültürlerin geleneklerini, kurumlarını bir yana bırakıp O’nun evrensel gerçeğine yönelelim.

Belki de burada bizim Tanrı kavramıyla birlikte “ilişki” sözcüğünü kullanmamızı garipsemişsinizdir. Ama bir noktayı işaret etmek için bu değişikliğe başvuruyoruz. İncil’e göre Tanrı hakkında bilgiye sahip olmak başka, Tanrı’yı daha özel bir anlamda “tanımak” başkadır. Üstelik Tanrı’nın bize İsa Mesih aracılığıyla sağladığı en büyük ayrıcalık da O’nu ruhumuzla tanıyabilmemizdir. Bu yüzden İncil’in öğretişindeki bu başkalığı bozmamak için “ilişki” ve “tanımak” sözcüklerini kullanmaya karar verdik.

Gerçekte özgür iradeye sahip insanın önünde yalnızca iki yol vardır: “Tanrısal” ve “insanî” yol. Dinlerin, Tanrı’nın öğretilerinin kurumsallaştırılmasıyla oluştuğunu, bu nedenle insanî yolun ürünü olduklarını anlamak hiç de güç değildir. O halde Tanrısal olmayan bir yolun, insanı Tanrı’ya yakınlaştırması, varoluş sorununa cevap bulması nasıl düşünülebilir? İşte bizim bu kurstaki amacımız da bu kavram karmaşasına bir açıklık getirerek Tanrısal yol ile insanî yol arasındaki ayrımı görebilmenizi, tüm ruhunuzla Tanrı’ya yaklaşarak, O’nun sevecenliğinden kaynaklanan anlamlı bir ilişkiye girebilmenizi sağlamak.

Böylesine yalın bir gerçeğin söze dökülüp anlatılma- sına olanak yok, ama gerçeğe götüren yolu parmakla göstermek için de, yine söze gerek var. Biz size yardımcı olmaya, “Bak, işte orada!” demeye çalışacağız, ama bu yolda ilerleme isteği yine de sizden gelmelidir. Atalarımızın dediği gibi, zorla güzellik olmaz.

Madem ki insan özgür iradeye sahiptir, o halde ister kendini kurtarır, isterse de o derin boşluğa bırakır. Bunu somut bir örnekle açıklarsak, sigara içip içmemeye karar vermeye benzetebiliriz. Verilecek karar, seçilecek yolu da o anda belirler. Ya sağlıklı bir yaşam, ya da hastalığa davetiye…

Bu düşüncelerin ışığında, 2000 yıl öncesine dönüp ki- tapçığımızın içeriğini oluşturan konuyu, yani tüm insanlığa verilen “Müjde”yi incelemeye başlayabiliriz. Tanrımız, yerleri gökleri yaratan, önce bir yanan çalıdan Musa’ya, onun aracılığıyla da biz insanlara seslenen Ulu Yaratıcımız, yine yüzyıllar boyunca söz ettiğini gerçekleştirerek, son bir kez daha kendini açıklamıştır. “Sözünü” bir insan bedenine yerleştirerek, bizimle bizim anlayacağımız dilde, bizim dikkate alacağımız şekilde, yüz yüze gelerek, doğrudan doğruya konuşmuştur.

Peki bu insan kimdir? Kimimizin yalnızca peygamberlerden biri, kimimizin iyi bir ahlak öğretmeni, kimimizin ise Meryem Oğlu İsa olarak değerlendirdiği bu kişi, İsa Mesih’tir. Bundan 2000 yıl önce, yeryüzünde bizim gibi yaşam süren, acılarımıza ortak olan, bizi bizim duygularımızla hisseden ve sonsuza dek sürecek öğretilerini bize sunduğu gibi, affedilmemiz için kendi bedenini de armağan eden Kurtarıcı, İsa Mesih’tir. Tanrı’nın kendi Söz’ü olması nedeniyle ve insanlık tarafından daha iyi anlaşılabilen ifadesiyle, ruhsal anlamda Tanrı’nın Oğlu İsa Mesih’tir.

Bu kitapçıkta O’nun doğuşunu, ölümünü, ölümden dirilişini, göğe yükselişini ve ikinci gelişini özet olarak sunacağız. Sonraki kitaplarda ise bu konuları tek tek ve daha ayrıntılı olarak açıklamaya çalışacağız.

İncil = Müjde = İyi Haber

Bu oldukça dikkatli bir inceleme ve açıklama gerektiren bir konudur. Çünkü bu konuda son derece yanlış ve özünden uzak, öyle garip önyargılar vardır ki, bunları ortadan kaldırmak bazen deveye hendek atlatmaktan zordur. Belki bunca yanlış önyargı nasıl oluşmuş diye so- racaksınız. Eğer Şeytan’ın Adem babamızla Havva anamızın elindeki gerçeği almak için nasıl elinden geleni ardına koymadığını, nasıl göz boyayıcı, süslü sözler sarf ettiğini düşünürseniz, sorunun cevabını kendiliğinden bulabilirsiniz. Gerçek yalnızca gerçektir ve tektir. Ama ne yazık ki, gerçeğe benzeyen ve kimi zaman da tıpatıp uyan taklitler de çoktur.

Koskoca Lacoste firması bile taklitleriyle başa çıkamadığı için sayfa sayfa kınama ilanları veriyor. Evet, her ne kadar taklitleri çoksa da, hiçbir şey firmanın büyüklüğünü, ürünlerinin kalitesini, her şeyden önemlisi gerçekliğini engelleyemez. Çünkü gerçek bir tanedir.

Öyleyse biz de önce yanlış yargıları, İsa Mesih’e ilişkin yanlış söylentileri düzeltmeye çalışalım.

Öncelikle, İncil, gökten ayet ayet inmiş bir kitap değil, “Müjde” denilen ve Kutsal Ruh’un denetiminde yazılmış bir bildiridir. İsa Mesih, bizim anladığımız anlamda bir peygamber değil, peygamberliği de olan, Tanrı’dan gelen ve yüzyıllarca beklenilen Kurtarıcı Mesih’tir. Çünkü, pey- gamberler, insan olarak Tanrı’nın sözünü kısmen aktarabilirler. İsa Mesih ise, Tanrı Sözü’nün insan bedenine bürünmüş şeklidir.

O’nun amacı Hıristiyanlık adında bir din veya Hristiyan Dünyası adında dünyasal bir egemenlik kurmak değil, aksine insanı gittiği yoldan, dinsel tutuculuklardan, egemenlik hırsından, bencillikten kurtararak, sonsuz ve huzur dolu bir yaşama getirmektir.

Sözcük anlamı “Müjde” olan İncil’in, gökten inmiş bir kitap olmadığını belirtmiştik. Bir anlamda, Tanrı’nın sözünü bedeninde taşıyan İsa Mesih, indirilmiş bir kitaptır. Yaşayan, canlı, dipdiri bir kitap…

Etrafındakiler O’nun sözlerini ve yaşamını, bir gazete muhabirinin bir olayı okurlarına aktarması gibi, kağıda dökmüşler ve yüzyıllarca açıklanacak bir bildiri haline getirerek İncil’i oluşturmuşlardır. İncil 27 bölümden meydana gelir. İsa Mesih’in yaşamını, yani asıl “Müjde”yi oluşturan kısımda, dört ana bölüm ve dört yazar vardır. Bunlar Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dır.

Kısaca özetlersek, İsa’nın, peygamberliği de içine alan Tanrı Sözü, İncil’in de İsa’nın kendisi olduğunu söyleyebiliriz.

“Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğlu’yla bize seslenmiştir. Oğul, Tanrı yüceliğinin parıltısı, O’nun varlığının öz görünümüdür. Güçlü sözüyle her şeyi devam ettirir. Günahlardan arınmayı sağladıktan sonra, yücelerde ulu Tanrı’nın sağında oturdu” (İncil: İbraniler 1:1-3).

Söz, insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini –Baba’dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul’un yüceliğini–gördük” (İncil: Yuhanna 1:14).

Eski zamanlardaki peygamberlerin görevini Mesih’in görevi ile karşılaştırdığımızda şu noktaları görüyoruz:

Lütfen aşağıdaki kaydıracı sağa sola sürükleyerek peygamber ve Mesih arasındaki farklara bakınız

Tanrı’nın sözünü taşıyan İsa Mesih’in yaşamı gerçekten eşsizdir. Yüzde yüz insan olmasına karşın, daha önce peygamberler aracılığıyla bildirildiği gibi, Tanrı’nın doluluğunun tümü O’nda toplanmıştır. O’nun doğuşu, yaşayışı, ölümü, dirilişi, göğe yükselişi ve tekrar gelişi, benzeri olmayan bir yaşam öyküsüdür. Zaten öyle olması da gerekiyor. Çünkü Tanrı’nın bizim için sunduğu tek mükemmel yaşam örneği budur.

Ayrıca da İsa, kendisinden önce gelmiş Tanrısal elçilerin mesajından farklı bir mesaj, bir yenilik getirmedi ve bu mesajdan bir nokta bile değiştirmedi. Tam tersine, 3000 yılın derinliğinden, çizgisi hiç kaybolmadan, bozulmadan süzülüp gelen Tanrısal mesajın gerçekleştiricisi, tamamlayıcısı olarak dünyaya geldi. Bu yüzden İncil’de O’na çoğu zaman “Mesih” ve “Kurtarıcı” denir. İsa, görevini şöyle açıkladı: “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. Size doğrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak” (İncil: Matta 5:17–18)

1. İsa’nın Doğumu

Birçok kişi İsa Mesih’in kimliğine ilişkin az da olsa bir bilgiye sahiptir. En azından O’nun babasız olarak Meryem’den dünyaya geldiğini duymuştur. Adem’den bu yana, görülmemiş bir olaydır bu… Tanrı başlangıçta Adem’i ve onu tamamlamak üzere Havva’yı, mucizevi bir şekilde yarattı. Elbette bu bizim için inanılmaz, akıl boyutlarımızı aşan bir olaydır. Ama Tanrımız için yaratmaktan kolay bir şey olamaz. Adem’i yaratarak başlattığı insanlık tarihi, iki ayrı cinsiyete bağlı olarak devam edip giderken, ikinci mucizesini gerçekleştirdi: Kendi Sözü’nü, babasız olarak, bir kadından gelen bedene yerleştirdi. Böylece Eski Antlaşma’da (Tevrat) verdiği, “Kadının soyundan gelenin Şeytan’ın başını ezeceği” sözünü yerine getirdi. Bu olay, başlangıçtan beri süregelen, halen de sürmekte olan Tanrısal Planın doğrultusunda, görkemli bir gösterge, bir kanıttır. Bu olayla birlikte, zaman, insanlık için adeta yeniden akıp gitmeye başladı. Bugün kullandığımız takvim, bu olayla belirlendi.

M.Ö. 700 yıllarında, Yeşaya Peygamber, “İmmanuel” unvanına sahip bir kurtarıcının doğacağını bildirmişti. Bu isim bile, bu kurtarıcının niteliğini açıklamaktadır. Çünkü “İmmanuel”, “Tanrı bizimledir” demektir.

Yeniden İsa Mesih’in doğumuna dönelim. Bizi seven Tanrımız’la aramızda, günah sorunundan kaynaklanan oldukça kalın bir duvar örülmüştü. Her durumda ve her zaman, bize yaklaşmada önceliği olan Tanrımız bu duvarı yıkmak, kökünden söküp atmak amacıyla, gelip in- sanlarla kendisi konuşmak istedi ve bu bedeni sunarak kurtuluş önerdi. İşte o gün de, bugün de inanılması çok zor olan, Tanrı’nın işi ve büyük sırrı olarak, hayranlık içinde O’na tapınılmasını sağlayan bu olay, İsa’dan 700 yıl önce bile Yeşaya Peygamber’in kitabında verilen “Tanrı bizimledir” unvanıyla bildirilmiş bulunuyordu.

Cebrail de, tam 700 yıl sonra, Meryem’den bir oğul doğacağını şöyle bildirmiştir: “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek ve En Yüce Olan’ın gücü, senin üstünde gölge sala- cak. Bunun için doğacak olana, Kutsal, Tanrı Oğlu denecek.” Maddesel bir dünyada yaşadığımız için, bu sözler hemen “Haşa, Tanrı’ya ortak mı koşuluyor” ya da “Tanrı’ya küfür mü ediliyor” şeklinde yorumlanabilir. Ama şunu unutmamamız gerekir ki, Tanrı ruhtur. İsa Mesih’in de Tanrı’nın Oğlu olması ruhsal bir sır ve gerçektir. O’nun Meryem’de oluşan bedeninde, Tanrı’nın Ruhu işliyordu. Var olan her şeyi yaratan Tanrı, belirli bir amaç için yüceliğinden soyunarak insan biçimine bürünüp doğmak ve yaşamak isterse, kim buna “imkânsız” diyebilir? Gerçekte, olayı ne kadar incelersek inceleyelim, Adem’in yaratılışında olduğu gibi, akıl gücümüz, İsa’nın sonsuz ve sınırsız kişiliğini de, O’nun dünyaya inişini de açıklamaya yetmez.