www.kutsalkitap.org Advertisement
Sitemizden
Pazar, 18 Mayıs 2008
 
 
Mehmet Sakioğlu İsa'yı Haçtan İndirdi mi? Yazdır E-posta
Anlaşılan, Sn. Mehmet Sakioğlu'nun "İsa Haçta Öldü mü?" adlı kitabı ve benzer konuları işleyen kitaplar Türkiye'de güncelliklerini asla yitirmeyecekler...

İsa Haçta Öldü Mü? kitabının yazarına bir cevap 

yazan: Carlos Madrigal,
İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı'nın Ruhani Önderi

isa_hacta_oldu_muGiriş Sözü

Anlaşılan, Sn. Mehmet Sakioğlu'nun "İsa Haçta Öldü mü?" adlı kitabı ve benzer konuları işleyen kitaplar Türkiye'de güncelliklerini asla yitirmeyecekler...

Türkiye'de çok tutulan iki tarz kitap vardır. Başkalarının inançlarına -hele ki bu inanç Hıristiyanlık ise- çamur atanlar, bir de komplo teorileri üreten kitaplar. Sn. Mehmet Sakioğlu'nun kitabı çamur atanlar kategorisine girmektedir. Aslında bu kitap gibi araştırma sıfatıyla piyasaya sürülen kitaplara, daha çok "kafa karıştırma" edebiyatı denilmesi gerekir ve cevap bile vermeye değmezler. Ama beni bu satırları yazmaya iten sebep, geçen 5 Temmuz 2004'te Sn. Mehmet Sakioğlu'nun benimle tanışıp ‘buluşlarını' paylaşmak istemiş olmasıdır. Neden mi? Benim bir kitabımı okudu da... Ama asıl neden, acaba bir Hıristiyan din adamını ikna edebilecek olursa, bununla ‘zaferine' bir puan daha ekleyeceğine inanıyor olması mıdır? Aslını kendisi bilir.

Her ne kadar Sn. Sakioğlu'nun inancına ve yorum yapma hürriyetine tam bir saygı duysam da, ileriki incelemelerde göreceğimiz gibi araştırma metodu tamamen taraflıdır ve bilimin tarafsızlık ilkesine dayanmamaktadır. Dolayısıyla benim bu yazıdaki eleştirilerim şahsına değil araştırma kriterlerine yöneliktir. Araştırma yapıldığında konu ile ilgili bütün kanıtlar ve görüşler incelenir ve eldeki bulgulara göre değerlendirilir, gerekirse eleştiriler de yöneltilir...

Ne var ki gerçek, kendi doğruluğunu kanıtlamak için, başkalarının inancını karalamak yerine içindeki ikna gücünden başka bir desteğe ihtiyaç duymaz. İncil'i okuyanlar görürler; onda diğer inançlara hiç saldırı yoktur (buna gerek de duymaz), ama hangi inançta olurlarsa olsunlar insanların ikiyüzlülüğünü hoş görmez...

Suçlanılan taraf için, otomatikman kendini savunma hakkı doğar. Bu doğrultuda Sn. Sakioğlu'nun vardığı sonuçları eleştirirken, yine onun inançlarını değil, İncil İnancına yönelttiği suçlamaları ve araştırmasındaki tutarsızlığını eleştirmek gerekir. Bizi buna zorlayan kendisidir...

Çamur atmak kolaydır, ama lekesini silmek zahmetli bir iştir. Kutsal Kitap'ın bir bölümü olan Süleyman'ın Özdeyişlerine göre: "Duruşmada ilk konuşan haklı görünür, Başkası çıkıp onu sorgulayana dek" (Özd.18:17). Yani bir kere bir suçlama dinledik mi, "ateş olmayan yerde duman çıkmaz" diye yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmak çok zordur; yani, "çamur at, lekesi kalır" prensibiyle ilk suçlayan taraf haklı görünür... Ta ki, "Başkası çıkıp onu sorgulayana dek." O zaman sorgulayalım:

Kendisine araştırmacı sıfatını addetmiş olan Sn. Sakioğlu, ona İncil'in tamamını okuyup okumadığını sorduğumda yalnız ‘gerekli kısımlarını' okuduğunu itiraf etti. İncil gibi köklü bir inancın kaynağı olan bir kitabı eleştirecekseniz, onu tümüyle bilmeniz gerekmez mi?  Bu yüzden, bu satırlar bir leke sökücü rolünü üstlenmektedir. Mesih İsa'ya ve Tanrı'dan getirdiği inanca işlenmek istenen bu lekenin, yüreğinde ve zihninde kalmasını istemeyen herkes bu cevap yazısını okuma zahmetine de katlanmalıdır.

Sn. Sakioğlu araştırmasında İslam kaynaklarıyla beraber Hıristiyan aleminin ‘liberal' ve Katolik kilisesi kaynaklarına başvurduğunu söylüyor. Mutlaka da öyledir. Ama İncil'in mesajını ve Mesih'in haça gerildiği inancını yok etmeyi vazife edindiyse, en azından dürüstlük adına yapması gereken buna inananların kaynaklarına da başvurmak olmalıdır. Diyeceksiniz ki, Vatikan buna inanmıyor mu? Elbette inanıyor. Ama Kutsal Kitap'ın (Tevrat, Zebur ve İncil'in) Tanrı'nın hatasız Kelamı olduğu ve her yönüyle tarihsel bir belge niteliği taşıdığı konusunda Vatikan'ın tutumu net değildir...

Her araştırmacı ve bilim adamı, bir varsayımdan yola çıkarak işine başlar. Ve böylece savını doğrulayacak kanıtları toplamaya çalışır. Ne var ki, savını ‘doğrulayan kanıtlar' kadar, onu ‘çürütenleri' de incelemeye alması gerekir. Tarafsız araştırmanın temelinde bu vardır. Ama tek amaç, işine gelen ‘sözüm ona' kanıtları toplamak ise -hele hele konunun uzmanı olmayınca- o zaman söz konusu çalışma bir araştırma değil, ‘çamur atma' çabasıdır.

Sn. Mehmet Sakioğlu özellikle ‘liberal teologların' ve İncil'in metinlerini inceleyen ‘literal eleştirmenlerin' kaynaklarından yararlanmıştır. Çünkü bunlar, XVIII. yy.'dan sonra Aydınlanma hareketiyle birlikte gelişen seküler (Tanrı tanımaz) bilimle çeliştiğini düşündükleri inançları, insan aklıyla açıklamaya çalışırlar. Bu yüzden kitabının başından beri Hıristiyanlık inancının temel taşı olan İsa'nın haçtaki ölümünü, sözde ‘helenistik' düşüncede olan Hıristiyan toplulukların etkisinde kalan Elçi Pavlus'un öğretilerine mal eder.

‘Liberal teologlar', İncil'in tarihsel gerçekliğini sorgularken batılı Tanrı tanımaz araştırmacılardan faydalanırlar. Ama gözden kaçırılan nokta şudur ki, onlar ne elimizdeki İncil'e ne de başka bir İncil'in varlığına inanırlar. Yani onlara göre İsa (ya da Havarileri) aracılığıyla hiçbir semavi kitap gelmemiştir. Tanrı, böyle bir İncil göndermemiştir. Eğer mevcut İncil'e yönelttikleri çelişki ve asılsızlık suçlamaları doğruysa, İncil diye bir kitabın hiç gelmediğine dair vardıkları sonuçları neden kabul etmeyelim? O zaman ne Hıristiyanlık ne de Müslümanlık ayakta kalır. Buna göre, Sn. Mehmet Sakioğlu gibi ‘liberal' araştırmacılar varacakları sonuçlara ‘a priori' (peşinen) karar vermişler ve çalışmalarına bu şekilde yön vermişlerdir.

Bu tarz yorumcular Sn. Mehmet Sakioğlu'nun aksine bütün İncil'i (Yeni Ahit) okumuş olsalar da, İncil'in hangi kısımlarının gerçek hangi kısımlarının sonradan eklenmiş olduğu konusunda kendilerini hakem ilan etmişlerdir. ‘Emprik' bilimleriyle; deneyle kanıtlanamayan her şeyi (Mesih İsa'nın mucizeleri, ölümden dirilişi ve göğe alınışı gibi konuları) reddettikleri için bunların ilahi gerçekler değil, insan kaynaklı efsaneler olduklarını peşinen ileri sürerler ve araştırmalarının sonuçlarına daha araştırmaya başlamadan karar verirler. Elbette ki, herkes yorum yapmakta serbesttir. Ama bu yorumun haklı olduğunu göstermez. Herkes, aynı biçimde çamur atmakta serbesttir, ama bunun hiç kimseye yarar sağlamadığı da ortadadır!

I. TARİHSEL ARAŞTIRMALAR

Her şeyden önce, Sn. Sakioğlu'nun ileri sürdüklerinin aksine bilim adamlarının İncil'in gerçekliğini reddettiklerini ve onun tahrifatlarla dolu olduğunu söylemek yanlıştır. Birincisi, antropoloji, arkeoloji vb. bilim dallarında uzman olan ve İncil'e inanan birçok bilim adamı vardır. Son yüzyılın arkeolojik buluşları da İncil'in anlatılarını doğrulamakta ve tarihsel kesinliğini ortaya koymaktadırlar![1]

İkincisi, ileri sürülen çelişkiler tarihsel belgelere dayanmamakta olup, tamamen araştırmacıların kendi yorumu ve görüşlerine bağlıdır. Aynı ‘geleneği' sürdürerek Sn. Sakioğlu, İncil'in kendi inancına uyan kısımlarını doğru olarak kabul eder, uymayanları ise yanlış olarak niteler.

Yine de bu bölümde, önce İncil'den birçok alıntı yaparak Mesih İsa'nın ilahi vazifesinin uzun bir özetini sunar. Bu özetin amacı, kimi Yahudi din adamlarının ikiyüzlülüğünü eleştiren Mesih İsa'nın nasıl onların nefretini toplandığını ve onlar onu nasıl öldürmek istediklerini göstererek İsa'nın haça gerildiği sahneye kadar bize rehberlik etmektir.

Ama özetini neden kendi görüşüne göre tahrif edilmiş İncil'den alıntılar ile yapar? Çünkü Mesih İsa'nın yaşayışına, öğretişine ve kimliğine dair tek geçerli tarihsel belge ve kaynak İncil'dir![2]

 Sn. Mehmet Sakioğlu "İncil'i Kim Yazdı?" adlı kitabına atıfta bulunarak Sinoptik Müjdeler olan Matta, Markos ve Luka ile Yuhanna Müjdesi arasında ‘çelişkiler' ve ‘tarihsel çarpıklıklar' olduğunu ileri sürüyor. Kendisi bana geldiğinde, sanırım en ‘güçlü' kanıtlarını sundu. Kitabının sayfalarından altı çizili birkaç ayeti gösterdi, ama kendisine bir bir cevap verdiğimde ‘ilginç bir yorum' diyerek bir sonrakine geçti. Uzman olduğunu ileri sürdüğü İncil'in yazılışı konusunda aslında acemice sayılabilecek bilgilere bile sahip olmadığı anlaşıldı.

Örneğin: Mesih İsa'nın, "İnsanoğlu'nun yeryüzünde günahları bağışlama yetkisine sahip olduğunu bilesiniz diye..." sözünü gösterdi. Neymiş? Tırnak içindeki bu ifade Matta'da da Markos'ta da Luka'da da aynı tırnak ve sonunda aynı üç nokta ile geçiyormuş. Noktalamadaki bu eşitlik, İsa'nın bu sözünün görgü tanıklarından duyulduğundan değil, yazarların birbirlerinin yazılarından kopya çekmelerinden kaynaklanıyormuş. Ne var ki, İncil'in yazılışı konusunda uzman olan Sn. Sakioğlu, İncil'in asıl elyazmalarında ne tırnak ne de başka bir noktalama işareti olmadığını ‘unutmuşa' benziyor. Bırakın noktalama işaretlerini, ilk nüshalarda kelimeler bitişiktir ve birbirinden ayrılmaz bile. Cümle sonu da paragraf sonu da yoktur... Çağdaş çevirilerde yazı kuralı olan ve okuyucunun okumasını kolaylaştırmak için kullanılan noktalama işaretlerine takılarak İncil'in yazılarını eleştirmek, hatta ‘sahteliğini' ortaya koymak pek uzmanca bir davranış değildir.

Ama sıkılmayın, Sn. Sakioğlu'nun İncil yazarlarının birbirinden kopya çektikleri konusunda başka ‘kanıtları' da var. Bu sefer Mesih İsa'nın, "Peygamber Daniel'in sözünü ettiği yıkıcı iğrenç şeyin kutsal yerde dikildiğini gördüğünüz zaman -okuyan anlasın- Yahudiye'de bulunan dağlara kaçsın" sözü yine aynen bu şekilde üç Sinoptik Müjde de geçiyormuş. Tire arasında geçen ifade (okuyan anlasın) Markos'ta olduğu gibi, Matta'da da geçiyor. Bu ne kanıtlıyormuş? Mesih İsa aslında "okuyan anlasın" dememiş, bunu Matta "Markos'u okuyan anlasın" anlamında eklemiş. İsa söyleseydi, "dinleyen anlasın" derdi. Çünkü o zaman İncil henüz yazılmamıştı. Sn. Sakioğlu yine uzmanlığını ortaya koyuyor. Mesih İsa açıkça Daniel Peygamberin kitabından bir alıntı aktarmaktadır ve onu dinleyen kalabalığa "okuyan anlasın" diyerek, kendilerinin de bunu o zaman ellerinde bulunan Daniel kitabını araştırarak anlayabileceklerini söylemektedir.

Bu itiraz iş görmeyince, bu sefer İsa'nın Kudüs'e Matta'ya göre hem bir eşek hem de bir sıpa üzerinde; Markos ve Luka'ya göre ise yalnız sıpa üzerinde girdiğinin yazdığına dikkat çekiyor. Bu sefer sorun nedir? Matta, Zekariya Peygamberin kitabından alıntı yaparak bunun gerçekleşen bir kehanet olduğunu kanıtlamaya çalışıyormuş. Ama Matta, yanlış anlayarak Zekariya'daki ayette hem eşekten hem de sıpadan söz edildiğini zannediyormuş. O zaman Matta, İsa'nın Kudüs'e giriş sahnesine bir eşek ekleyerek metni sinsi amaçlarına uydurmuş. Vah, vah, vah..! Böylesine basit bir konuyu irdelemek için bu kadar boş laf edilmesine yazık doğrusu.

Üç Müjde'de de İsa Kudüs'e sıpa üzerinde giriyor. Matta ise, ayrıca bir eşek üzerine de bindiği ayrıntısını ekliyor. Atatürk havalimanından gelirken önce Havaş otobüsü ile Bakırköy'e, sonra deniz otobüsü ile Bostancı'ya kadar giderim; oradan da taksiye binip eve varırım. Ama biri bana "ne ile geldin" diye sorarsa; genellikle yalnız "deniz otobüsü ile geldim" derim. Ama birisi, "Bostancı'dan havalimanına nasıl gidebilirim?" diye sorarsa, bu sefer hem taksi hem de Havaş otobüsünden söz ederim. Markos ve Luka Mesih İsa'nın Kudüs'e girişini anlatırken yalnız "deniz otobüsü"nden, Matta ise hem ondan hem de "Havaş otobüsü" ve "taksi"den söz eder. Sonuçta üçünde de İsa'nın Kudüs'e bir sıpanın sırtında girdiği yazar. Ama niyet yanlış bulmak ise, her türlü demagojiye başvurmak serbesttir...

Doğrusunu isterseniz Sn. Sakioğlu bu ‘hataları' kendisi İncil'i okuyarak ve araştırarak bulmadı. ‘Liberal' eleştirmenlerin kaynaklarını didik didik ederek buldu. Ama onlardan farklı olarak, kendi görüşünün mutlak gerçek olduğu konusunda ödün vermiyor. Ve yukarıdaki gibi alternatif bir yorum olabileceği ihtimali de dahil başka hiçbir açıklamayı kesinlikle kabul etmiyor. Demek ki, tarafsız araştırmacının temel niteliklerinde karşı görüşleri peşinen reddetmek de varmış...

"İsa Haçta Öldü Mü?" kitabına dönelim. Bu yorucu ayrıntılara takılmak zorunda kaldığımızdan dolayı özür dilerim. Ama daha birçok yorucu ayrıntı ile uğraşmamız gerekecek. Eh! Leke sökmek kolay iş değildir!

II. İNCİL'DEKİ HAÇA GERİLME ANLATILARININ ANALİZİ

Yine bu bölümde, İncil'in dört Müjdesi'nin (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) gerçekliği hakkında bilim adamlarının uzlaştıkları kararlardan söz ederken, Kutsal Kitap'ın hiçbir zaman hatasız Tanrı Sözü olduğuna inanmayan bilim adamlarından söz eder. Onların vardıkları sonuçlar ellerindeki kanıtlardan çok kendi inançlarından (‘inançsızlığından' desek daha doğru olur) kaynaklanmaktadır. Onların bu inanışı tarihsel belge ve kanıtlara değil, daha çok metinler üzerinde yaptıkları yorumlara dayanır. Ama Sn. Sakioğlu'nun kitaplarına bakılırsa, aynı metinler ile tarihsel kaynakları ve kanıtları inceleyerek İncil'in gerçekliğine inanan bilim adamları esrarengiz bir biçimde dünya haritasından silinmişe benziyor. Bu tutum araştırmanın ne kadar tarafsız olduğunu kendiliğinden ortaya koymaktadır.

Sn. Sakioğlu'nun sözettiği ilk ‘çelişki'den başlayalım. Yahuda İskariot'un İsa'ya ihaneti aktarılırken; bu olay Luka'ya göre Fısıh Bayramı'ndan önce, Yuhanna'ya göre ise Fısıh Bayramı sırasında gerçekleşti demekte. Luka'da, "Fısıh denilen Mayasız Ekmek Bayramı yaklaşmıştı... Şeytan, Onikiler'den biri olup İskariot diye adlandırılan Yahuda'nın yüreğine girdi" denilir (Luka 22:1). Yuhanna'da ise "Fısıh Bayramı'ndan önceydi..." diye yazıyor. Ama Sn. Sakioğlu İskariot'un ihanetine giriş yapan bu ayetler yerine (ki, bu ayetlerde bir çelişki yoktur; ikisi de Bayram öncesinden bahseder), Luka 22:7'yi aktarıyor: "Mayasız ekmek günü geldi". Bu ayet İskariot'un ihanetine değil, İsa'nın kendi Havarileri ile yediği son yemeğe giriş yapar. Acaba Sn. Sakioğlu isteyerek mi bizi yanlış yönlendiriyor, yoksa kopya çektiği kitaplara bakarken İncil'in kendisi üzerinde araştırma yapmaya üşendiği için mi yanılıyor? Ona siz karar verin...

Aslında Sn. Sakioğlu'nun sık sık düştüğü bir başka hata vardır. Bir taraftan Sinoptik Müjdeler'de birçok bilgi ve ayetin tıpatıp aynı olduğuna dikkat çekiyor ve bununla birbirinden kopya çektiklerini kanıtladığını iddia ediyor. Diğer taraftan, Müjdeler'in birinde farklı ayrıntılara yer verildiğinde bunun bir çelişki olduğunu ileri sürüyor. Karar verin? İncil'in dört Müjdesi tıpatıp aynı mı olsun, yoksa farklılıklar mı içersin? İşte bu doğrultuda, araştırmacımız falanca İncil'de bu laf eksik, filanca İncil'de ise fazladır diyerek sonu gelmeyen can sıkıcı yorumlara dalıyor...

Anlamadığı şudur: Sinoptik Müjdeler birbirinden kopya çekerek oluşmadı. Üçünün ortak bir bilgi kaynağı kullandığı doğrudur. Ama bu, şöyle bir kaynaktır: Mesih İsa öldükten hemen sonra Havarileri İncil'i vaaz etmeye başladılar. O dönemde, yazı bir lükstü ve kitap çoğaltmak çok pahalıydı. Bu yüzden birçok olay, hatırlanması kolay rivayetler şeklinde ağızdan ağıza dolaşırdı. Havariler bu vaazları ezberlenmesi ve bu sayede ağızdan ağıza dolaşması kolay olan sözel kalıplara döktüler. Bu söz kalıplarına İncil dışındaki başka belgelerde de rastlayabiliriz (Örneğin, I. yy.'ın son çeyreğinde yayılan Onikiler'in öğretisi "Didake" kitabı).

Matta, Markos ve Luka'da ortak birçok bölüm var. Anlatımın izlediği sıra da, birçok ayet de tıpatıp aynıdır. Bunun nedeni Havarilerin aynı rivayeti aktarıyor olmalarıdır. Diğer taraftan yer yer farklı ayrıntılar vermekteler. Bunun sebebi, birbirinden kopya çekmemeleri ve kendi müjdelerinin amacına hizmet edecek detaylar verip, görgü tanıklığına dayanmalarıdır.

Ama Sinoptikleri bir taraftan aynı oldukları için eleştirmek; diğer taraftan farklılıklar içerdikleri için yine eleştirmek pek akla ve mantığa uymamaktadır.

İşte bu bağlamda, Sn. Sakioğlu ‘öpücükler' ile uğraşıyor. Yok efendim, Sinoptiklerde Mesih İsa İskariot'un onu öpmesi ile ele veriliyor. Yuhanna'da ise İsa'nın kendisi ortaya çıkıp, onu tutuklamaya gelen askerlere teslim oluyor. Bir kere, Yuhanna Müjdesi Sinoptikler'den yaklaşık 40-50 yıl sonra yazıldı. Yazıldığında Matta, Markos ve Luka bütün Hıristiyan topluluklarına yayılmıştı. Dolayısıyla içerikleri de iyi biliniyordu. Havari Yuhanna, Müjdesini Kutsal Ruh'un esinlemesi ile kaleme aldığında, sadece anlatımın amacına hizmet eden bilgilere, yani Mesih İsa'nın ilahi kimliğini ortaya koyan ayrıntılara önem veriyor. Bu yüzden, son akşam yemeğinde İsa'nın "ekmek" ve "kase" ile ilgili sözlerini tekrarlamaya gerek görmediği gibi, İskariot'un öpücüğü yerine (ki herkes zaten bunu biliyordu), İsa'nın öpücükten sonra gelen muhafızlara söylediği "kimi arıyorsunuz?" sözlerine yer veriyor.

Bunun sebebi; Askerler "Nasıralı İsa'yı arıyoruz" dediklerinde, İsa'nın "Benim" diye cevap veriyor ve askerlerin gerileyip sendeliyor olmasıdır. Sinoptikler İsa'nın ilahi hizmetine odaklandıkları için sahnenin bu kısmına yer vermiyorlar. Ama Yuhanna İsa'nın ilahi kimliğine odaklandığı için bu olayın önemini gözden kaçırmaz. Mesih İsa'nın "Benim" diye cevap vermesi ve öyle dediğinde askerlerin yere düşmesi, onun Musa'ya yanan çalıda kendini gösteren Tanrı zuhuru olduğunu kanıtlamaktadır. Tanrı Musa'ya yanıp tükenmeyen bir çalıdan seslendiğinde, Musa ona, adın nedir diye sormuştu. Rab ona, "Ben Benim" diye cevap vermişti. Yani "ben kendiliğinden var olanım". Tevrat'ta (Çık.3:1-4, 13-14), yanan çalıda hem Rab'bin Meleği görünüyor hem de Tanrı Musa'ya sesleniyor. Eski Antlaşma boyunca "Rab'bin Meleği", Tanrı'nın insanlara kendi zuhurunu gösterdiği seçilmiş habercidir. Yani gelecek olan Mesih'in bir tezahürüdür (bir görünümü). Mesih İsa doğmadan önce, Tanrı'nın diri Sözü (Kelam'ı) olarak Tanrı'nın yanındaydı ve Tanrı'nın özündendi, çünkü Tanrı'nın kendisiydi (Yu.1:1). Mesih doğduğunda İsa diye bir insan doğdu; ama bu insanın benliği ve ruhsal kimliği ezelden beri var olan Tanrı'nın Kelamı'dır. Diri Kelam İsa doğmadan önce de vardı... Kendisi "Benim" dediğinde, "ben kendiliğinden var olanım, ezelden beri ‘elimin' gücüyle evreni devam ettiren gücüm" dedi ve bu güç kendini göstererek askerleri yere düşürdü.

Tabii, maksat hem Tevrat'ı hem de İncil'i karalamak ise, şunu bilmelisiniz: bütün tarihçiler ve bilim adamları tarafından tereddütsüz kabul edilen tek bir gerçek vardır. O da, elimizdeki Tevrat ve İncil'den başka Tevrat ve İncil olmadığıdır. Dolayısıyla bunları karalayarak ya Tanrı sözüne çamur atılmaktadır, ya da Tevrat ve İncil diye bir semavi kitabın hiç olmadığı ileri sürülmektedir. Elbette ki, Tanrı'ya inanmayan yorumcular ve araştırmacılar böyle diyecekler. Ama Tanrı inancı ve semavi kitaplara inancı olan bir kimsenin böyle bir niyet gütmesi, aslında Tanrı'ya ve kitaplarına hakarettir.

Üstelik bu zahmetli ve yorucu araştırma mahiyetinde yürütülen bir hakarettir. İncil'in bu konudaki uyarısının hafife alınmaması gerekir: "Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlığına karşı Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilmektedir" (Rom.1:18).

Sn. Sakioğlu İsa'nın yargılanışını uzun ayet referanslarıyla verdikten sonra yine bir başka ayrıntıya takılıyor. Kitabının başında İncil'den ayet aktarırken Yeni Yaşam Yayınları'nın yayınladığı İncil'den vereceğini söyler ve farklı bir "tercüme" veya kişisel "yorum" kullandığında, bunu metinde belirteceğine söz verir. "Haçı kim taşıdı?" sorusuna gelince, yine Sinoptikler ile Yuhanna'dan aldığı ayetleri paralel sütunlarda sunar. Sunar, ama Yuhanna'dan kafasına göre alıntı yapmaktadır ve çeviriyi çarpıtarak yeni bir ‘çelişki' keşfeder. Neymiş? Sinoptikler'de haçı Kireneli Simun'a taşıttılar, ama Yuhanna'ya göre, "İsa kendisi haçını Golgota Tepesi'ne çıkana kadar taşıdı". Tabii buna Yuhanna'ya göre değil Havari Sakioğlu'na göre desek daha doğru olur. Yeni Yaşam Yayınları'nın çevirisinde ise, "İsa çarmıhını kendisi taşıyıp Kafatası --İbranice'de Golgota-- denilen yere çıktı" diye yazmaktadır. İncil'in asıl Grekçe metinlerine bakıldığında ifadenin, "İsa çarmıhını kendisi taşıyıp Kafatası --İbranice'de Golgota-- denilen yere doğru çıktı" denildiği anlaşılmaktadır.[3]  Yani Sinoptikler'de anlatılanlarla Yuhanna'nın anlatımı da uyumludur. Yola çıkarken çarmıhı İsa taşıdı, ama sonra askerler Kireneli Simun'a taşıttılar.

Ama tarafsız bir araştırmacının Kutsal Metinleri bu kadar keyfi ve yanlı bir şekilde kullanması ‘tarafsızlığı' konusunda şüphe uyandırmaz mı? Demek ki çamur atmaya gelince yaylım ateşi serbestmiş...

Aslında Sn Sakioğlu ile görüşmemiz, her ne kadar kendisine bir bir cevaplanan konularda sözünü hiç geri almadıysa da gayet iyi geçti. Üzüldüğüm şey -ve kendisine de öyle dedim-Tanrı'nın sevgi mesajıyla insanları özgür kılan İncil üzerine bu kadar odaklanıp, İncil'e karşı bu kadar nefretle dolu olması ve bu yüzden yüreğinde böylesine iç karartıcı bir karanlığa tutsak olmasıdır. Belki bu yüzden kitaplarından hiçbirini hediye etme lütfunda bulunmadı... Daha sonra bir kitapçıyı gezerken "İsa Haçta Öldü Mü?" kitabını gördüm ve öylesine bir göz gezdirdim. Almak niyetinde değildim. Ta ki, yukarıda "haçı kim taşıdı" konusuna gözüm takılana ve orada ayetleri nasıl çarpıttığını görene kadar. Aslında görüştüğümüzde kör ve gizli bir nefret beslediği için yanılıyor olsa da Sn. Sakioğlu'nun samimiyetine inanmak istedim. Kendisi bana, "keşfettiğim gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışıyorum" dedi. Ama İncil'i bu şekilde bile bile çarpıttığını görünce, amacının insanların aklını karıştırmak olduğunu anladım ve kitabı alıp değerlendirmeye karar verdim.

Yine Sn. Sakioğlu, bulduğu sözüm ona ‘çelişkiler'den bir başkasını kanıtlamak için yorucu yorumlara kitabında devam ediyor. Bu sefer Sinoptikler'de Havariler İsa'nın haça gerilişini uzaktan seyrederken, Yuhanna'ya göre İsa'nın annesi ve birkaç kadın Havari Yuhanna ile beraber haçın dibinde duruyorlar. Çelişki mi? Yuhanna'daki hadise, haça gerilenin ölüsünün ailesi tarafından teslim alınması için, ailenin yaklaşmasına izin verilmesi olayından başka bir şey değildir. Yuhanna İsa'nın annesi ile beraber yaklaşırken, akrabalarından biriymiş gibi yaklaşıyor (askerler kimlik cüzdanının göstermesini isteyemezlerdi herhalde; çünkü öyle bir cüzdan yoktu!). Bu da kalabalığın artık dağıldığı ve İsa'nın ölümünün yaklaştığı sıradadır... Bu yüzden, önce Mecdelli Meryem kalabalık ile beraber çarmıh sahnesine uzaktan bakıyor, ardından da İsa'nın annesiyle beraber çarmıhın dibinde de yer alıyor.

Araştırmacımız, Mesih İsa'nın ölmediğini kanıtlamak için işine gelen kimi batılı yazarların kitaplarına başvuruyor. Buna göre İsa'nın tıbben ölmediği kanıtlanıyormuş. Keşke İsa'nın ölüm anlatılarını inceleyen ve bilimsel olarak açıklayan tıp bilim adamlarının eserlerine de başvursaydı. Yok efendim ölü bir kişiden mızrakla böğrü delindiğinde kan ve su akması için 6 saat geçmesi gerekiyormuş. Ayrıca ölünün yarası kanamazmış... Ne var ki çarmıhta yüksekte asılı duran bir adamının kalbini mızrakla delersen, -fizik kuralı olarak-; alttan açılan yaradan kan süzülür. Su da, kalbin topladığı ‘pleura'nın suyudur. Mesih İsa'nın gördüğü yoğun işkenceden sonra kan kaybından öldüğü ve bu yüzden kalbinde su topladığı da bilimsel bir gerçektir.[4]  

Kaldı ki, İsa'nın ölüp ölmediğini başka yöntemlerle doğrulamanın gereksiz olduğu ortadadır. Mızrakla kalbi delinen kaç kişi hayatta kalır? Ama Tanrı'nın doğaüstü işlerine inanmayan batılı ‘bilim' adamları, dünyanın küre şeklinde değil de küp şeklinde olduğunu kanıtlamayı bile kafaya koysalar, inanın ‘kanıtlarlar'... Aslında, kaynaklarına başvurduğu bilim adamları da kendisi gibi sansasyonel kitaplar yazmak adına, İsa'nın gerçekliği gibi karlı bir işten pay koparmaya çalışanlardır.[5]  

Bizim bu kadar hokkabazlık yapmaya ihtiyacımız yoktur. Mesih İsa'dan 700 yıl önce yaşamış olan Yeşaya Peygamberin kitabında, gelecek Mesih'in "canını feda ettiğinde...", "öldüğünde... canını suç sunusu olarak" sunacağından net olarak söz edilmektedir (Yşa.53:10-12). Daniel de İsa'dan yaklaşık 500 yıl önce yaşamış bir peygamberdir. Kendisi, Mesih'in öldürüleceği kesin tarihi vererek şunu açıkça söylüyor: "meshedilmiş olan öldürülecek ve onu destekleyen olmayacak" (Dan.9:26). Bunun gibi Eski Antlaşma'nın (Tevrat, Zebur ve Peygamberlerin Yazıları) birçok kehanetinde geleceği bildirilmiş olan Mesih'in çekeceği acılar ve O'nun kendi canını bütün insanların kurtuluşu için fidye olarak feda edeceği çok önceden söylenmektedir.

Yine İsa'nın, "mümkünse bu kase benden uzaklaştırılsın" (yani bu ölüm görevinden beni azat et) sözlerine atıfta bulunarak (Mat.26:39), Sn. Sakioğlu Tanrı'nın her zaman İsa'yı işittiğini (Yu.11:41) ve bu yüzden onu kurtardığını savunur. Savını pekiştirmek için de ilahi niteliğini kabul etmediği Kutsal Kitap'tan bol bol alıntılar yapar (Tanrı'nın, Hacer'in oğlu ve İsrail oğullarının dualarını işitip onları nasıl kurtardığını gösterir). Elbetteki İsa'nın duasına "icabet edildi" (yani: duası kabul edildi). Ama duasının ikinci kısmı da kabul edildi: "Yine de benim değil, senin istediğin olsun". Bu doğrultuda İncil'in İbraniler bölümünde: "Mesih yeryüzünde olduğu günlerde kendisini ölümden kurtaracak güçte olan Tanrı'ya büyük feryat ve gözyaşlarıyla dua etti, yakardı ve Tanrı korkusu nedeniyle işitildi" denilmektedir (İbr.5:7). Bu duanın işitilmesi İsa'nın kurban ölümünün gönüllü bir sunu olabilmesi için şarttı: "Canımı tekrar geri almak üzere veririm. Bunun için Baba beni sever. Canımı kimse benden alamaz; ben onu kendiliğimden veririm. Onu vermeye de tekrar geri almaya da yetkim var. Bu buyruğu Baba'dan aldım" (Yu.10:17-18).

Bu bölümün son ‘kanıtı' olarak araştırmacımız, Sinoptikler'de geçen Mesih İsa'nın "Yunus belirtisi"ne ilişkin sözlerini inceler. İsa'nın Mesihliğine inanmayan Ferisiler kendisinden bir belirti (yani mucize) isterler. İsa onlara, "Şimdiki kuşak kötü bir kuşaktır... Doğaüstü bir belirti istiyor, ama ona Yunus'un belirtisinden başka bir belirti gösterilmeyecek" diye cevap verir (Luk.11:29). "Yunus, nasıl üç gün üç gece o koca balığın karnında kaldıysa, İnsanoğlu da üç gün üç gece yerin bağrında kalacaktır" (Mat.12:40). Bununla kendisi öldükten üç gün sonra dirileceğini ima etmiş ve kendi dirilişinden başka, onları keyiflendirmek için bir belirti göstermeyeceğini vurgulamıştır.

Markos'ta ayet şu şekilde geçer: "Size doğrusunu söyleyeyim, bu kuşağa hiçbir belirti gösterilmeyecek" (Mar.8:12). Sn. Sakioğlu nihayet çok aradığı ‘kanıtı' bulmuş. Çünkü Matta ve Luka'ya göre "Yunus'un belirtisi" gösterilecek, Markos'a göre "hiç bir belirti" gösterilmeyecek. Ne var ki Markos, "Yunus'un belirtisinden başka hiç bir belirti gösterilmeyecek" cümlesinin yalnız "hiç bir belirti gösterilmeyecek" kısmını aktardı. Bunun sebebi, Müjdesini Yahudi olmayan kültürlere yazmış olması ve bu yüzden Roma İmparatorluğunun ve diğer ulusların Yunus'un kim olduğunu bilmedikleri için Yunus'tan söz edilmesinin onlara bir şey ifade etmeyecek olmasıdır. Matta ise, Müjdesini Yahudilere İsa'nın beklenen Mesih olduğunu kanıtlamak için yazdığından, "Yunus'un belirtisi" çok önemli bir anlam ifade etmektedir.

Sn. Sakioğlu ile görüşmemizde, kendisi Markos'un, "hiç bir belirti gösterilmeyecek" ifadesinin kesin olduğu ve başka bir belirti olasılığını yok ettiği konusunda ısrar etti durdu. Dolayısıyla o "kuşak" İsa'nın dirilişine tanık olmamış, çünkü İsa Markos'ta hiçbir belirti olmayacağını vurgulamış. Matta ise bildiklerini çarpıtarak okuyucuları yanıltmak için "Yunus'un belirtisi" hadisesini eklemiş. Bunu Pavlus aracılığıyla yayılan İsa'nın ölümü ve dirilişi ‘yalanına' bir destek uydurmak için yapmıştır. Öyle olsun...

Ama o zaman İsa'nın o Ferisilerle görüştükten sonra bir daha Yahudiler (bu kuşak) önünde mucize yapmayacağı anlamına gelirdi ki, bunun doğru olmadığını Sn. Sakioğlu dahil herkes bilir. Aslında her şey çok basittir. Markos, İsa'nın kendisinden bir belirti isteyen Ferisilere, o an "hiç bir belirti göstermeyeceğini" söylediğini vurgulamaktan başka bir şey yapmamaktadır. Ama elbette ki buna başka anlamlar yüklenmek isteniyorsa, her türlü anlam katmak mümkündür.

Keşke Sn. Sakioğlu, İsa'dan önce yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış olan ve Kurtaracının ölümden dirilişine tanıklık eden Eyüp peygamber ile beraber, "Oysa ben Kurtarıcımın yaşadığını, sonunda toprağın [mezarın] üzerinde ayağa kalkacağını bilirim" diyebilseydi (Eyü.19:25).

III. YENİDEN DİRİLİŞ, EFSANE Mİ?

Yine Sn. Sakioğlu; iyi de hoş da İsa'nın "Süpermen gibi uçarak göğe yükseldiğini...", [6] bu kadar seviyesiz ve alaycı bir dille eleştirip bunun Havarilerin kendi kreasyonları olduğunu söylüyorsunuz da hiç saygınız yok mu? Kaldı ki, kitabınızın ilk bölümlerinde bol bol referanslar verdiğiniz Kuran'a olan inancınıza göre de İsa göğe yükseldi; inancınıza göre de mi Hz. İsa'ya (haşa) Süpermen bozuntusu yaftasını yakıştırıyorsunuz?

Bir köprüyü inşa etmek aylarca hatta senelerce sürebilir. Ama birkaç saniyede yıkabilirsiniz... Yıkmak için patlatıcı kullanılır. Ama patlatıcı ile bir köprü inşa edemezsin. Sn. Sakioğlu'nun dikkate almadığı da budur. İncil'in ve İsa'nın ölümü ile dirilişinin tarihsel güvenilirliğini sarsmaya çalışıyor ama hedefi, insanlığı İncil'den ve İsa'nın misyonundan yoksun bırakmaktır. Bizi köprüsüz bırakmaya çalışıyor. Çünkü elimizdeki İncil doğru değilse -bütün uzmanlar bu konuda birleştiğini söyledik zaten- bundan başka İncil yoktur, olmadı da...

Karalama kampanyasıyla kime hizmet ettiğini veya etmeye çalıştığını bilemem, ama gerçeğe hizmet etmediği ortada... Değerlendirmemize devam edelim:

Mesih İsa'nın dirilişini anlatan Markos Müjdesi'nin 16:9-20 ayetleri bazı eski Grekçe elyazmalarında bulunmadığı doğrudur. En eski elyazmalarının de parçalardan oluştuğu, bir tek nüsha olarak Müjdelerin tamamını muhafaza etmedikleri bir gerçektir. Papirüs ya da parşömenin iyi koşullarda saklanmazsa 2000 yıl dayanması da beklenemez [7]. Ama Sn. Sakioğlu ve çok sevdiği "İsa Kaşmir'de mi Öldü" kitabı yazarının söylemeyi ‘unuttuğu' şey Markos'un zaten kitabının başka bölümlerinde bunu net olarak ortaya koyduğudur: "İsa, İnsanoğlu'nun çok acı çekmesi, ileri gelenler, baş kâhinler ve din bilginlerince reddedilmesi, öldürülmesi ve üç gün sonra dirilmesi gerektiğini onlara anlatmaya başladı. Bunları açıkça söylüyordu..." (Mar.8:31-32). "Çarmıha gerilen Nasıralı İsa'yı arıyorsunuz. O dirildi, burada yok. İşte O'nu yatırdıkları yer" (Mar.16:6).[8]

Diğer taraftan araştırmacılarımız (‘Kaşmir' yazarıyla 2 oldu) yine hafıza kaybına uğradıkları başka bir konu vardır. Mesih'in ölümden dirilişi Eski Antlaşma'da daha İncil yazılmadan yüzyıllarca önce ilan edilmektedir. Örneğin, Zekarya Peygamber İ.Ö. V.yy.da yaşadı ve Yahudilerin deşilip öldürülen Mesih'e canlı olarak bakacaklarını yazıyor: "Bana, yani deştiklerine bakacaklar; biricik oğlu için yas tutan biri gibi yas tutacak, ilk oğlu için acı çeken biri gibi acı çekecekler" (Zek.12:10). Yeşaya Peygamber İ.Ö. VII.yy.da yaşadı ve gelecek olan Mesih hakkında "Yaşayanlar diyarından atıldı", "öldüğünde zenginin yanındaydı" ve "Canını suç sunusu olarak" sunduktan sonra tekrar canlı olarak "Soyundan gelenleri görecek ve günleri uzayacak" diyor (Yşa.53:8-12).

Her ne kadar Sn. Sakioğlu İsa'nın ölümü ve dirilişi hakkında Kutsal Kitap'ta bir kanıtı olmadığı konusunda kendi çıkarımları doğrultusunda ısrar etse de bu sadece bir görüş, hem de tamamen taraflı bir görüştür. Onun tek dayanağı İncil'in bütün bölümlerinin Pavlus'un yaydığı ölüm ve diriliş ‘efsanesine' göre değiştirildiğini söylemektir. Demek ki, İncil'in bölümlerini kaleme alan 8-9 farklı yazarın hepsi bile bile bir yalana uydular ve böyle bir komplo hazırladılar. Üstelik bu yalan uğruna yaşamları boyunca ezildiler, öldüler de... Sadece onlar değil, Kudüs'te olup bitenlere görgü tanığı olan bunca kişi, İsa'yı öldükten sonra onu diri olarak gördüklerine tanıklık eden 500 kadar kişi aynı şekilde bir yalanı uydurdular (1Ko.15:1-3). Ama en zoru, Pavlus dünyaya gelmeden çok önce Mesih İsa'nın ölümünü ve dirilişini ilan eden eski peygamberler de Pavlus'un yalanına uymuş olsa gerek. Bu nasıl olduysa...? Vah, vah, vah...! Sn. Sakioğlu neler keşfetmiş, neler...

Sn. Sakinoğlu gibi düşünen ve her ne pahasına olursa olsun dirilişin bütün kanıtlarını geçersiz göstermeye çalışan araştırmacılar ve uzmanlar vardır. Böyle yorum yapmak onların özgür seçimidir. Ama konuda uzman olup İncil'in, dirilişin ve buna ilişkin peygamberliklerin tarihsel gerçekliğini ortaya koyan araştırmacı ve bilim adamlarını da dinlemek gerekir.

Üstelik Sn. Sakinoğlu görüşüne göre ta başından beri İncil tahrif edilmiş ve ilk Hıristiyan nesli dahi hiçbir insan Mesih İsa'nın gerçek mesajını asla öğrenemedi. Tanrı kendi kitabını koruyamamakla kalmadı insanların altı yüzyıl boyunca yalana inanmalarına göz yumdu. İlk ‘aptal' Hıristiyanlardan da yalanı uyduranlar, bu yalan uğruna korkunç eziyetler çektiler, diri diri yakıldılar, aslanlara atıldılar ve en dehşet verici şekillerde can verdiler. Öyle olsun! İnsan isterse de buna inanıp inanmamakta serbesttir. Ama bu inanışa göre İncil diye bir semavi kitap hiç olmamıştır!

Ama hamt olsun, Sn. Sakinoğlu bile İncil'de "otantik olması muhtemel olan" bir bölümden söz ediyor: "İsa'nın kardeşi Yakup'a isnat edilen mektup". [9]  Neden kabul ediyor? Çünkü bu mektupta doğrudan İsa'nın ölümü ve dirilişinden söz edilmiyor. Müthiş keşif! Demek ki beyanları doğrudur. Öyle olursa, şunu da dikkate almalıyız: sadece Yakup'un mektubu değil, Filimon (ki Pavlus'un mektubudur), 2. Petrus, 2. ve 3. Yuhanna ve Yahuda mektupları da İncil'in bölümleri olup İsa'nın ölümü ve dirilişinden söz etmiyorlar... Onlar da otantik olsunlar mı?

Ama madem Yakup tek "otantik" parçadır, bari onda yazılanlara inanalım. Buna göre mektupta İsa'dan açıkça Rab olarak söz ediliyor (Yak.1:1; mektup boyunca Rab için kullanılan Grekçe kelime kirioi'dir). Bu Rab, duaya cevap veren Tanrı (Yak.1:5, 7; 5:14-15), iman edilmesi gereken ve ilahi yüceliğin sahibi olan (2:1), önünde kendimizi alçaltmamız gereken Tanrı (4:10 ile 4:6; Özd.3.34; 1Pe.5:5), takdiriyle insan yaşamına yön veren (4:15; 5:11), melek ordularının Efendisidir (5:4) ve dünyaya tekrar gelmesi beklenen Rab'dir (5:8).

Araştırmacımız yine Müjdelerin İsa'nın dirilişiyle ilgili bölümlerinin paralel sütunlarda göstererek kafasına göre birçok çelişki tespit ediyor (s.182). Yani çelişki dediği birbirini yalanlayan olaylar veya detaylar değil, yine falanca Müjde'de yer alan ayrıntının filanca Müjde'de bulunmamasıdır. Bu ‘çelişkilerden' birini geçerliliğini kabul etmediği Markos 16:19 ayetini Matta 28:18 ve Luka 24:50 ile karşılaştırarak tespit eder. Sn. Sakioğlu'na göre Matta İsa Celile'deyken göğe alındı der (her ne kadar Matta göğe alınışından söz etmezse de), Markos İsa'nın Kudüs'te göğe alındığını gösterir (ne var ki, Markos'un bu bölümünde Kudüs lafı geçmiyor bile), Luka ise açıkça bu Beytanya'da oldu diyor. Sn. Sakioğlu üç Müjde'ye göre İsa'nın üç farklı yerde göğe alındığını savunuyor: Celile, Kudüs ve Beytanya. Ama İncil'e baktığımızda yalnız Beytanya'dan söz ediliyor. Şimdi uyduran kimdir? İncil'i yazanlar mı, yoksa İncil'i kafasına göre yorumlayan Sn. Sakioğlu mu?

Ama Sn. Sakioğlu İncil'i kafasına göre yorumlamaktan yorulmuyor. Bulduğu çelişkileri sunuyor. Pazar sabahı İsa'nın mezarına giden kadınlar önce mezardayken bir meleğin onlara İsa'nın dirildiğini söylemesi, sonra yolda giderken İsa'nın onlara görünmesi de bir çelişkiymiş. Kime göre? Sn. Sakioğlu'na göre... İsa'nın öğrencileri hemen Celile'ye gitmiyorlar, sonra gidiyorlar bu da bir çelişkiymiş... İsa onlara hem Kudüs'teyken hem de Celilede'yken görünüyor; yeni çelişki... İsa kendini arka arkaya iki farlı yerde gösteremiyor ya!

Luka'ya göre Celile'den gelen kadınlar İsa'nın cesedine sürmek üzere baharatları cumartesi hazırladılar (Luk.23:55-56). Markos'a göre Pazar günü Mecdelli Meryem, Yakup'un annesi Meryem ve Salome baharat alıp mezara gittiler (Mar.16:1). İki farklı kadın grubu var (bkz. Luk.24:1), ikisi de baharat alır ve bu da bir çelişkiymiş. Üstelik Yuhanna'ya göre de Nikodim baharat almayı akıl etti (Yu.19:38) ve bir başka çelişki suçunu işledi. Yok efendim, herhalde bir merhumu sevenler, saygılarını ayrı ayrı göstermeyi düşünemezler de... Üstelik Nikodim önce davrandı ve kadınlar mezara Pazar günü geldiklerinde İsa zaten baharatla meshedilmişti. Bu da suçtur herhalde.

Yine Sn. Sakioğlu cesur iddialarından birini ortaya atıp Yuhanna'ya göre Mecdeli Meyem'in mezara "tek başına" gittiğini yazar (s.187). Matta, Makro ve Luka'ya göre bir kaç kadın gitmişti de... Kadınlar mezarı boş bulunca Yuhanna'ya göre Mecdeli Meryem tek olarak Onikilere haber vermeye gittiği doğru. Ama Mecdeli Meryem'in mezara tek başına gitmediği Havarilere söylediklerinden açıkça anlaşılıyor, çünkü diğer kadınlara atıfta bulunarak "bilmiyorum" değil "bilmiyoruz" diyor: "Rab'bi mezardan almışlar, nereye koyduklarını da bilmiyoruz" (Yu.20:2).

Mezardan gelen kadınlardan mezarın boş olduğuna dair haber aldıklarında, Luka'da yalnız Petrus'un mezara gittiği görülüyor. Yuhanna'ya göre ise Petrus ve Yuhanna mezara koşarlar. Yine bir çelişki mi? Hayır! Luka Müjdesi'nin biraz ilerisinde olayı anlatan başka öğrenciler şöyle derler: "Bizimle birlikte olanlardan bazıları mezara gitmiş ve durumu, tam kadınların anlatmış olduğu gibi bulmuşlar" (Luk.24:24). Demek ki, her ne kadar Luka yalnız Petrus'un mezara koştuğunu anlatırsa, yine Luka'da bunun "tek başına" gittiği anlamına gelmediği net anlaşılmaktadır. Çünkü öğrenciler, yalnız Petrus'un değil, "olanlardan bazılarının mezara gitmiş" olduğundan bahsederler.

Yine de Matta, bir deprem olduğunu ve mezarın kapısını örten taşın nasıl bir melek tarafından yuvarlandığını anlatır (Mat.28:1-4). Markos'ta ise kadınlar mezara geldiklerinde "...o kocaman taşın yana yuvarlanmış olduğunu gördüler" (Mar.16:4). Sn. Sakioğlu'na göre Matta'da kadınlar taşın nasıl kaldırıldığını görüyor, Markos'ta ise mezara vardıklarında taş kaldırılmıştır. Ama yine gözden kaçırdığı şudur: Matta'da iki farklı sahne var (taşın kaldırılışı ve kadınların mezara varışları). İki sahne metinde arka arkaya gösteriliyorsa da, ikisinin arasında anlatılmayan detaylar var. Olay bundan ibaret. Bunu nasıl mı biliyoruz? Mat.28:5 ayetin cümleye "Melek kadınlara şöyle cevap verdi" şeklinde başladığı için (bkz. Kitab-ı Mukaddes; Eski Çeviri), 4. ile 5. ayetleri arasında kadınların geldiği, mezarı açık bulduğu, içeri girip baktığı ve sonra meleğe neler olduğunu sordukları anlaşılıyor. Sn. Sakioğlu bunları düşünemediği için hemen çelişkiye karar veriyor...

Tabii meleğin görünüşü de Sn. Sakioğlu'yu rahatsız ediyor. Çünkü Matta taşı kaldırdığında meleğin "görünüşü şimşek gibi, giysileri ise kar gibi bembeyazdı" der (Mat.28:3). Markos ise mezarın içine girip oturan meleğin "beyaz kaftan giyinmiş genç bir adam"a benzer şeklinde tasvir eder (Mar.16:5). Luka ve Yuhanna ise iki melekten söz ederler. Çünkü Matta ve Markos taşı kaldıran meleği ön plana çıkartıyorlar, Luka ve Yuhanna ise kadınlarla iki melek konuştuğu detayı üzerine odaklanıyorlar.

Aynı olaya görgü tanığı olan kişilerin farklı detaylara odaklandıkları bilinen bir gerçektir. Zaten bir mahkemede bütün tanıkların ifadeleri basmakalıp aynı olursa, ifadelerin önceden ayarlandığı ve sahte oldukları anlaşılır. Sn. Sakioğlu'nun iddia ettiği gibi Müjde yazarlarının birbirinden kopya çekselerdi neden farklılıklar yaratmak gibi bir zahmete girsinler? Metinler yeterli ölçüde incelendiğinde farklı ayrıntıların birbiriyle uydukları anlaşıldığında Sn. Sakioğlu farklı detayların aslında İncil'in dört Müjdesi'nin geçerli tanıklığını neden peşinen reddetsin ki? Reddeder işte...

Bu yüzden Sn. Sakioğlu, örneğin kadınlar mezara gittiklerinde Mecdeli Meryem'in hemen koşup Onikilere haber vermeye döndüğü o sırada melekler diğer kadınlara göründüğü, Mecdeli Meryem ise Petrus ve Yuhanna ile mezara geldiğinde melekler ona seslendiği, ondan sonra İsa'nın ona göründüğü, sonra yolda dönen diğer kadınlara da göründüğünü asla kabul edemez.

İkinci kez mezardayken İsa Mecdeli Meryem'e görünüyor ve ona "Bana dokunma" diyor (Yu.20:17). Halbuki diğer kadınlar "İsa'nın ayaklarına sarılarak O'na tapındılar" (Mat.28:9). Onbirlere göründüğünde de "Ellerime, ayaklarıma bakın; işte benim! Dokunun da görün" der (Luk.24:39). Bu bir çelişki mi? İsa bir yerde "dokunun" bir diğer yerde "dokunma" mı diyor? Yuhanna'nın kullandığı ifade (Grekçe aptou) "artık sarılma" demek [10] Matta ise Grekçe ekratisan (tutundular) Luka ise xilafisate (dokunun) kelimelerini kullanırlar. Yani Yuhanna'da İsa, "bırak Baba'ya gideyim" der (20:17).

Yine kutsal metni yeterince incelemenin zahmetine girmediği için Sn. Sakioğlu'nun kafası karışıyor. Matta'ya göre İsa öğrencilere Celile'ye gitmelerini (Mat.28:10), Luka'ya göre ise Kudüs'te kalmalarını emrediyor (Luk.24:49). Unutulmamalıdır ki, İsa 40 gün boyunca onlara göründü (Elç.1:3). Birçok farklı mekanda ve zamanda farklı şeyler söyledi. Luka'da konu İsa'nın öğrencilerine nerede onlara görüneceği değil, nerede Kutsal Ruh'u alacaklarıdır: "yücelerden gelecek güçle kuşanıncaya dek kentte kalın" (Luk.24:49). Kaldı ki, "kentte kalın" dediyse de aynı Luka Müjdesi'nde kendisi onları Beytanya'ya kadar götürüyor (Luk.24:50); ondan sonra onlar kente dönüyorlar (Luk.24:53). Bu yüzden bu bir yasak değil, Kutsal Ruh'u nerede beklemeleri gerektiğine dair bir ipucu, bir talimattır! Buna göre de İsa önce onlara Kudüs'te görünüyor, sonra da Celile'de... En sonunda Kutsal Ruh, Havariler Kudüs'teyken onların üzerine geliyor! (Elç.2).

Ayrıca her göründüğünde 11 havari bir arada değildi ve önce kimilerine belli bir yerde görünür sonra başkalarına da farklı bir yer ve zamanda görünür; her göründüğünde farklı veya benzer sözler de söyler... Bunlardan yalnız yazının amacına hizmet edenleri kaydeden İncil yazarlarının da detayları tıpatıp eşit ifadelerle birbirine uydurmak gibi bir kaygıları yoktur.

Şu bir gerçek, ilk okunuşta metinleri yan yana getirirsek çelişki gibi görünen birçok ayrıntıya rastlayabiliriz. Özellikle amacımız çelişkiler bulmak ise! Ama metni daha yakından incelediğimizde bunun cevaplarını kutsal yazının içinden alabiliyoruz. Eğer Kilise İncil'i uydurmak isteseydi, ilk Hıristiyan nesilden beri bilinen bu farklılıkları gidermeye çalışmaz mıydı? Farklılıklar tam tersi, ilk Hıristiyanların "aman çelişkiler var" diye bir kaygısı olmadığını ve İncil'e müdahale edilmediğini gösterir.

Ama Sn. Sakioğlu çelişkiler bulmakta ısrarlıdır. Bunlardan sonuncusu, İsa'nın dünyadan ayrılmadan önce havarilerine bütün uluslara Müjde'yi duyurmaya göndermesidir (Mat.28:19). Çünkü ilahi hizmeti sırasında öğrencilerini yalnız İsraillilere göndermişti (Mat.10:5-6; 15:24).[11] Ne var ki, iki farklı konum ve zamanda iki farklı talimat söz konusudur. İsa ölüp dirilmeden önce Müjde'nin diğer uluslara da vaaz edilmesinin bir anlamı yoktu. Ama kendisine verilen ilahi vazifeyi tamamladığında eski peygamberler tarafından açıklandığı gibi bütün uluslara Mesih ile gelen kurtuluş bildirilmesi gerekiyordu:

"Yakup'un oymaklarını canlandırmak,

Sağ kalan İsraillileri geri getirmek için

Kulum olman yeterli değil.

Seni uluslara ışık yapacağım.

Öyle ki, kurtarışım yeryüzünün dört bucağına ulaşsın."

(Yşa.49:6)

*                    *                    *

Bu bölümün sonunda araştırmacımız, İncil yazarlarının İsa'nın ikinci gelişi konusunda da yanıldıklarını sözüm ona ispatlamak için yine yorucu yorumlara giriyor. Ama inanın her birinin cevabı olduğu halde aklı başında olan herkesin sabrına acıyorum ve tamamen spekülasyon olan bu ve buna benzer savlarına uzun bir cevap vermeyi gerekli görmüyorum.

Sözde çelişki nedir? Özetle: havariler İsa'nın kendileri hayattayken yeryüzüne dönmesini bekliyorlardı, ama aradan 2000 yıl geçti ve İsa henüz gelmedi. Havariler bu ümitlerini İncil'de ifade ettikleri için, gerçekleşmeyen bu ayetler nasıl vahiy olabilirmiş?

İsa'nın havarileri İsa'nın bütün sözlerini veya Kutsal Ruh'un bütün vahiylerini anlamadılar, ama olduğu gibi aktardılar. İşte İsa'nın ikinci gelişine ilişkin ilk anlayışlarına göre bütün Yahudilerin iman ettiklerinde İsa'nın hemen geleceğini düşünüyorlardı (Elç.3:19-20). Ama bütün Yahudilerin iman etmedi ve diğer uluslardan kişiler iman etmeye başladı. Bu sefer iman eden o ilk neslin göğe alınmasıyla İsa'nın geleceğine inandılar (1Te.4:13-18). Ama o ilk nesil öldü ve İsa hâlâ bugün gelmemiştir. Aslında bu ümit İsa'ya iman eden her nesil için geçerlidir ve O geldiğinde olaylar aynen havarilerin beklediği gibi gerçekleşecektir. Pavlus Mesih'in ikinci gelişinden söz ederken bunu görecek olanlardan, hem "biz yaşamakta olanlar" hem de "Rab'bin gelişinde hayatta olanlar" olarak söz eder (1Se.4:15). Ama Pavlus öldü ve Mesih'in ikinci gelişini görmedi. Ne var ki ayet açıktır: kendisi bunu yaşamayı ümit ettiğini ama esasında Rab geldiğinde yaşayanların bunu göreceğini net olarak ortaya koymaktadır.

IV. GREKO-ROMEN DÜNYADA ÖLEN DİRİLEN TANRI MİTLERİ

Sn. Sakioğlu'nun ne kadar ısrar etse etsin, Pavlus tam bir ferisi olarak yetişti ve amansız bir putperestlik muhalifiydi (Rom.11:1; Flp.3:5; Elç.23:6; Gal.1:13). Greko-Romenler de ölen-dirilen mitlerin, mit olduğunu ve gerçek hayatta böyle bir şeye ihtimal vermedikleri İncil'de bile net anlaşılır: "Ölülerin dirilmesiyle ilgili sözleri duyunca kimi [Atinalılar] alay etti, kimi de, "Seni bu konuda başka zaman dinleriz" dedi " (Elç.17:32).

Bu mitler görgü tanıklığına değil söylencelere dayanmakta ve tarihsel hiçbir dayanakları yoktur. Diğer taraftan, Tanrı'nın bedene bürünmesi, insan olup kefaret (günahı bağışlatan kurban) olarak öldükten sonra dirilmesi konuları İncil'den çok önce Eski Antlaşma'da (Tevrat, Zebur ve Peygamberlerin Yazıları'nda) işlenmektedir. Mitlerdeki ölen dirilen tanrılar çoktanrılı bir anlayış sergilemekte ve Kutsal Kitap'taki sevgi ve kurtuluş mesajından tamamen uzaklardır.

Örneğin: ‘Tanrı'nın Oğlu' unvanı sanıldığının aksine Hıristiyanların ‘icadı' değil, Eski Antlaşma'nın gelecek olan Mesih için kullandığı mecazi bir unvandır: "Ben kralımı [mesihimi; bkz. ayet 2] Kutsal dağım Siyon'a oturttum" diyor. RAB'bin bildirisini ilan edeceğim: Bana, "Sen benim oğlumsun" dedi, "Bugün ben sana baba oldum" (Zebur; Mez.2:6-7). Anlamı, greko-romen mitlerin aksine Tanrı'nın bir çocuk doğurduğu değil İsa'nın, annesinden bir insan doğası alarak bedene bürünse de, ruhsal özü itibarıyla ezeli Tanrı'nın Sözü olduğudur. Bizim kendi sözlerimiz nasıl ki mecazi anlamda ‘çocuklarımız' sayılabilirse, Tanrı kendi diri Sözü'ne de bir mecaz olarak "Tanrı'nın Oğlu" unvanını veriyor. İsa doğmadan önce de Tanrı'nın diri Sözü ve Bilgeliği O'nun ‘çocuğu'ydu (bkz. Sül.Özd.8:22-31). Dolayısıyla "Tanrı'nın Oğlu" unvanı, greko-romen mitlere benzemez çünkü İsa'nın fiziksel doğumuyla bir ilgilisi yoktur. Kutsal Kitap'taki "Tanrı'nın Oğlu" kavramı greko-romen mitlerden değil İbrani kültürden gelir; fiziksel bir ilişki için kullanılmaz, ‘aynı ruhsal özü' paylaşmak anlamına gelir [12]

Aslında Sn. Sakioğlu'nun kitabının bu bölümü kendisine ait değil, alıntı yaparak sayfalarca doldurduğu kimi batılı araştırmacılara aittir. İncil'in inancı Eski Antlaşma'da nasıl net şekillendiğine bakmadıkları için bazılarına göre Hıristiyanlığın temeli bu mitlere dayanmaktadır. Ama araştırmacımız bunlara eklemeyi unuttuğu bir mit daha var. Belki de en eskisidir. O da, sonradan ‘Inanna' veya ‘Ishtar' [13]  tanrıçası olarak anılan Nemrut'un karısı bakire olarak hamile kalması mitidir. Acaba bu unutkanlık, Meryem Ana İsa'ya baba olmadan hamile kaldığı inancı Sn. Sakioğlu'nun inancına uyduğu ve bu inancı zedelemek istemediği için midir?

Elbette ki zamanla Hıristiyanlık alemi ve ayinlerine İncil'de yer almayan birçok putperest uygulama süzülmüştür. Roma Katolik Kilisesi'nin birçok dogması, merasimi ve hiyerarşisinin putperest izleri taşıdığı gerçektir. Ama bir sonraki neslin suçları atalarına mal edilemediği gibi, Hıristiyan aleminin İncil'in özünden uzaklaştığı konuların suçu İncil'in inancına atılamaz.

SONUÇ

Sn. Sakioğlu'nun başvurduğu çoğu kaynak İncil'in ve İsa'nın ölümü ile dirilişinin gerçekliğini reddetmektedir. Bu, kimi bilim çevrelerinde ilgi gören bir yorumdur. Ama bir konudaki yorumlar, yorum olduğu için çeşitlidir ve çok sayıda hatta zıt olabilirler. Araştırmalarımızı başkalarının yorumlarına dayandırıp tarafsız olmasını istiyorsak, tek taraflı bakamayız ve bütün görüşlere yer vermeliyiz. İşte burada Sn. Sakioğlu'nun yer vermediği yorumlardan bazılarına yer ayırdım.

Yorum yapmak serbesttir. Ama konu inancın tarihsel incelemesine gelince bu kadar serbest davranamayız. Belgelere dayanmalıyız. Belgelere (spekülasyonlara değil) baktığımız zaman İncil anlatılarının, görgü tanıklarının ifadelerinden beklenecek kesinliğe ve aynı zamanda beklenecek ayrıntı çeşitliliğine sahip olduklarını görüyoruz.

Bu belgelere dayanarak tarihsel kanıtına sahip olan yorum, İsa'nın ölüp üçüncü gün ölümden dirildiğine dair olandır. Buna inanabilir veya inanmayabiliriz; ama inanıp inanmamak tarihsel inceleme değil, herkesin kendi vicdanına göre benimsediği kişisel görüş meselesidir.

Kaldı ki, Tanrı'ya ve kitaplarına inanıyorsak, konuya saygı ile yaklaşmalıyız. İşte bu saygıyı Sn. Sakioğlu'nun eserinde göremedim. Ama en kötüsü, üzerinde bu kadar durduğu ve mesajının özü sevgi olan İncil'den bir şey alamadığını gördüm. Bütün gayesi ise başkalarının inancını yıkmak olduğunu gördüm. Onu bu yükten kurtarmak için elimden, kendisi uğruna ölen ve dirilen İsa'nın bu sözleriyle baş başa bırakmaktan başka bir şey gelmemektedir:

"Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm. Boyunduruğumu yüklenin, benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu, alçakgönüllüyüm. Böylece canlarınız rahata kavuşur. Boyunduruğumu taşımak kolay, yüküm hafiftir." (Matta 11:28-30)


 

[1]  "The Bible and Archaeology" başlığı altında, <<http://www.ucgstp.org/lit/booklets/true/archaeol.html>> web adresinde Kutsal Kitap'ın tarihsel geçerliliğini destekleyen arkeolojik buluşları inceleyen bir web siteler listesi bulunmaktadır.

[2]  Kuran'dan yaptığı alıntıları inancına göre doğru olarak kabul edebilir, ama tarihsel ve bilimsel bir araştırma açısından bu alıntıların kanıt niteliği yoktur çünkü görgü tanıklığına dayanmamaktadır.

   Ayrıca İncil dışında Mesih İsa'nın tarihsel gerçekliğine tanıklık eden başka eski belgeler de vardır (Romalı kaynaklar: tarihçiler Tacitus, Suetonyus, Genç Plinyus'un mektubu, vb.; Yahudi kaynaklar: Philo, Yosefus'un "Yahudiler Tarihi" eseri, Talmud, vb.) ama bunlar İsa'nın yaşayışı ve öğretişi hakkında yeterli ayrıntılı bilgi vermemektedirler. Ne var ki, bütün bu belgeler İncil'in anlatılarını doğrular niteliktedir!

[3] Francisco Lacuela, Nuevo Testamento Interlineal Griego-Español, Editorial Clie, 1984.

[4] Lee & Strobel, The Case for Christ, Zonderban Publishing House, 1998, s. 229.

[5] Sn. Sakioğlu en çok Dr. W.B. Primrose'nin  İsa Keşmir'de mi öldü? adlı kitapta yaptığı yorumları aktarır.

[6] Mehmet Sakioğlu, İsa Haçta Öldü Mü?, Ozan Yayıncılık Ltd., s.169.

[7]  Ne var ki, Markos, çok belirgin bir girişle Müjdesi'ne başlarken ("Tanrı'nın Oğlu İsa Mesih'le ilgili Müjde'nin başlangıcı"; 1:1), birden 16:8 ayetinde sonu belirtmeden sözünü kesip bitmesi pek akla yatkın değildir. Bu yüzden söz konusu olan ayetlerin (16:9-20) kimi elyazmalarında kayıp olması ihtimali de çok yüksektir. Son ayetler, orijinal ayetler olmayabilir; ama İncil'in diğer bölümlerinde ‘otantik' ayetlerde açıklananlara bir şey katmamakta, İncil'in mesajını değiştirmemektedirler. Bu ayetler, yalnız Markos'un anlatısının makul bir şekilde bitmesini sağlamaktadırlar. Kaldı ki, ilk 3 yüzyıla ait binlerce elyazmaları inceleyerek bu ayetlerin kimi Markos nüshalarında geçmediği tespit edilir. Ama aynı binlerce elyazmalarını incelerken, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'ya ait bütün nüshaların günümüze kadar değişmedikleri, tereddüde yer kalmadan kanıtlanmaktadır. Hıristiyan İnancının, iktidar inancı olmadığı, devlet tarafından ezilen ve yok edilmeye çalışılan bir topluluk tarafından benimsendiği göz önünde bulundurulursa ilk yüzyılda yaşayan Hıristiyanların, İmparatorluğun her köşesine dağılan İncil nüshalarını hile yapıp birbirlerine uydurmak gibi bir imkanından yoksun oldukları da anlaşılır.

[8] Tabii ki, Sn. Sakioğlu işin kolayına kaçarak bu ayetlerin de sonradan eklendiğini söyleyecektir.

[9] Bkz. İsa Haçta Öldü mü?, s.177

[10] Francisco Lacueva, Nuevo Testamento Interlineal Griego-Español, Editorial Clie, Mat.28:9 dipnotu  ile Yu.20:17.

[11] Aynı şekilde Petrus bütün uluslara Müjde'yi duyurma buyruğunu aldıktan sonra Kornelyus'un evine girmeyi istememesi bir çelişki değildir (Elç.10-11). Petrus Müjde'yi diğer uluslara vaaz etmeyi değil, onların evine girmeyi reddeder. Eski Antlaşma döneminde de Yahudiler diğer uluslara Tevrat'ı vaaz ederlerdi. Ama yine amaç çelişki bulmaksa bunun sonu gelmez...

[12] Semitik dillerde "oğul" eki, kimlik belirtisi veya sıfat olarak kullanılır. Örneğin: "kudret oğlu" ‘cesur' anlamında. "Tanrı oğulları" da melekler için kullanılan bir terimdir (Eyü.1:6; 2:1; 38:7; Mez.29:1; 89.6); aynı zamanda Tanrı'nın yetkisiyle hükmeden hakimler için kullanılırdı (Çık. 21:6; 22:8-9, 28, 2Ta.19:6). Bazen de "Tanrı'nın çocuğu" veya "çocukları" Tanrı'nın kimlerle antlaşma yaptığına işaret eder (Çık.4:22; Yas.14:1-2; Hoş.1:10; 11:1). "Tanrı'nın Oğlu" Tanrı'nın meshedişi (yani kutsamasını) taşıdığına dair kral Davut'un ve soyundan gelecek olan Mesih'in bir unvanıydı (Mez.2:7). Bu ilişki biyolojik değildir. "İlk doğan" ifadesi de doğum ile ilgili değil, ruhsal miras ile ilgilidir (Mez.89:27). Sonuç olarak Tanrı ile özel bir bağlantı ve ruhsal ilişki vurgular (Mez.89:28; 2Sa.7:14; 23:5 ile Yer.31:33). Douglas, J. D., Nuevo Diccionario Biblico Certeza, (Barcelona, Buenos Aires, La Paz, Quito: Ediciones Certeza) 2000, c1982.

[13]  http://inanna.virtaulave.net/ishtar.html

 


 
< Önceki
SİTEDE ARA
BEDAVA KİTAP!
Book cover of korkuyu yenmek
Book cover of Allah'tan Gelen Ruyalari Anlamak
SİZE YAKIN KİLİSELER
TÜRKÇE HIRİSTİYAN TV
Sat 7
 
Kanal Hayat
 
 
Top! Top!